208

"Ey iman edenler, hep beraber sulh-ü selâma gfrin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır" .

Bil ki Allahü Teâlâ, münafığın yeryüzünde fesat çıkardığını ve ekin ile nesli bozmaya gayret sarfettiğini anlattıktan sonra, Müslümanlara, İslâm'a ve İslam'ın kanunlarına uymaktan ibaret olan şeyi, yani münafıklığın tam zıddı olan şeyi yapmalarını emretmiş ve "Ey İman edenler hep beraber sulhtu selâma (İslam'a) girin" buyurmuştur. Bu konuda birkaç mesele vardır:

İslâm Veya Silm (Sulha) Girme Emri Ayetteki Kıraatler

İbn Kesir, Nâfi ve Kısaî, "sin" harfinin fethasıyla, okumuşlardır. Allahü Teâlâ'nın "Eğer onlar barışa meylederler se..." (Enfâl, 61) ve "Barışa yalvarmayın..." (Muhammed, 35) ayetlerinde de böyle okunmuştur.

Ebu Bekr İbn Ayyâş'ın rivayetine göre Âsim, Kur'an-ı Kerim'de geçen heryerde sinin kesresiyle Hamza ve Kisaî ise, burada ve (Muhammed, 35) ayetlerinde sînin kesresiyle, İbn Âmir sadece burada sînin kesresi, Enfâl ve Muhammed sûresinde ise sînin fethasıyla okumuşlardır. Bazıları da bu iki kelimenin, fetha ve kesreyle okunabilen iki lügat olduğunu söylemişlerdir. Meselâ, kelimeleri gibi, A'meş kelimeyi sîn ve lâm harflerinin fethası ile (......) şeklinde okumuştur.

İkinci Mesele

(......) kelimesinin asıl manası inkiyâd (boyun eğ)demiştir Nitekim , Cenâb-ı Hak, "Hani Allah (İbrahim'e) "teslim ol" (boyun eğ) demiş, O da, "Teslim oldum." demişti., " (Bakara. 131); "İslâm" da, bu manadan dolayı "İslâm" diye adlandırılmıştır. "Silm" kelimesi, genellikle sulh ve harbetmeme halini ifade eden bir isimdir. Bu kelimede, inkiyâd mânâsı da vardır. Çünkü barış anında, taraflar birbirlerine itaat eder ve birbirleriyle bu konuda münakaşa etmezler. Ebu Ubeyde bu kelimenin, ve şeklinde üç kullanılışı olduğunu söylemiştir.

Âyetin Muhtemel Tefsirleri

Âyetle ilgili bir müşkil vardır. Bu da, şudur: Müfessirlerden çoğu, lâfzını, "İslâm" manasına almışlardır. Buna göre ayetin manası, "Ey iman edenler, İslâm'a giriniz...." şeklinde olur. Hâlbuki iman, İslâm'dır. Bu ifadenin caiz olmayacağı malumdur. İşte bu meseleden dolayı, müfessirler bu âyetin tefsirinde birkaç vecih zikretmişlerdir:

1) Âyette hitab edilenler münafıklardır. Buna göre ayetin manası, "Ey dilleri ile iman eden kimseler, her şeyinizle İslâmâ giriniz ve şeytanın adımlarına, yani onun süslemesinin ve nifakta devam hususundaki aldatmasının izlerine uymayınız" şeklindedir. Bu tefsiri yapanlar, yaptıkları bu tefsirin doğru olduğuna, şöyle diyerek istidlal etmişlerdir: "Bu ayet, münafıklardan bahseden, az önce geçen, ... ayetininin peşisıra gelmiştir. Binaenaleyh Hak teâlâ, geçen şeylerle münafıkları niteleyince, bu ayette de onları kalbleri ile iman edip nifakı bırakmaya davet etmiştir.

2) Bu ayet, Ehl-i Kitab'dan Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman ederken, bir taraftan da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatına ta'zim etmeye devam ediyorlardı. Bundan dolayı da "cumartesi" gününün kutsiyetine saygı gösteriyor, deve etini ve sütünü mekruh kabul ediyorlardı ve şöyle söylüyorlardı: "Bu şeyleri bırakmak İslâm'da da mübah, Tevrat'ta ise vacibtir. Binaenaleyh biz bunu ihtiyaten terk ediyoruz." İşte böylece Cenâb-ı Hak, onların bu tutumumu kerih görerek, onların İslam'a bütünüyle girmelerini, yani İslâm şeriatının hepsine girmelerini ve gerek itikad, gerek amel bakımından Tevrat'ın hükümlerinden herhangi birine sarıl mamalarını emretmiştir. Çünkü Tevrat, artık mensûhtur. Buna göre, "Şeytanın adımlarına uymayınız" ayetini, "Tevrat'ın mensuh olduğunu bildikten sonra, onun hükümlerine tutunarak şeytana uymayınız" şeklinde açıklamışlardır. Bu görüşte olanlar, ayetteki, kelimesini, İslâm'ın sıfatı kabul etmişlerdir. Buna göre sanki "Gerek itikadı gerek amelî olsun, İslam'ın kanunlarının hepsine giriniz" denilmiştir.

3) Bu hitab, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmeyen ehl-i kitaba yöneliktir. Buna göre, emrinin manası, "Ey daha önceki kitaplara imân edenler..." şeklinde buyruğunun manası, "İman hususunda, Allah'a olan itaatinizi tamamlayınız. Bu da, Allah'ın peygamberlerinin ve kitaplarının tamamına imân etmeniz suretiyle olur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onun getirdiği kitaba da iman etmek suretiyle tamamen İslâm'a giriniz ve Tevrat'ın dinin, herkesin hak olduğunda ittifak ettiği bir din olması ve Tevrat'ta, "Yer ve gök durduğu müddetçe cumartesi yasağına sanlınız" hükmünün bulunması sebebiyle Tevrat'ın diniyle yetinme hususundaki şeytanın süslemesine aldanmayın" şeklindedir. Hulâsa, şeytanın adımlarından murad, onların, Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatının halâ devam etmekte olduğu hususunda kendisine tutundukları şüphelerdir.

4) Bu hitap, müslumanlaradır. Buna göre mana, "Ey dilleriyle imân edenler, kalan ömrünüzde de Müslüman olmaya devam edin, Müslümanlıktan ve onun kanunlarının hiçbirinden çıkmayınız. Sapık ve azgın kimselerin size telkin etmeye çalıştıkları şüphelere iltifat ederek şeytanın adımlarına uymayınız" şeklindedir. Ayeti böyle tefsir edenler, bu izahın, bu âyetten önce ve sonra olan ayetlerle de te'kid edildiğini söyleyerek, şöyle demişlerdir: "Ayetten önce geçen şeyler, "O, yeryüzünde fesat çıkarmak için çalışır" âyetindeki, münafıkla ilgili sıfatlardır. Bizim burada söylemek istediğimiz, bundan muradın münafıkların müslümanlara telkin ettiği şüpheler olduğudur. Buna göre Allahü teâlâ sanki "Müslümanlığınızı sürdürünüz ve münafıkların söylediği şüphelere aldanmayınız" demektedir.Bu âyetten sonra olan ise, Onlar, ancak Allah'ın buluttan gölgelikler içinde gelmesini mi bekliyorlar" (Bakara. 210) ayetidir. Bu, "O kâfirler, küfürlerinde ısrar ve inâd ediyorlar. Onların mazeret yolları ortadan kalkmıştır. Onlar, bu din hakkındaki görüşlerini, meselâ "ancak Allah'ın kendilerine buluttan gölgelikler ve melekler içinde gelmesi" gibi, olmayacak birtakım işlere dayandırırlar.

İmdi eğer: "Bir şey ile vasıflanmış (benimsemiş) kimseye, "Ona devam et" denir, fakat "Ona gir" denmez. Hâlbuki bu ayette, (giriniz) denmektedir" denilir ise, biz de deriz ki: Evde olan kimsenin ileride evden çıkacağı bilinirse, her ne kadar o anda evde ise de, ona zaman zaman ileride eve girmesini emretmek imkânsız değildir. Çünkü onun şu anda evde bulunuşu, eve girmesi emredilen halinden başkadır. Buna göre ikinci bir zamanda evden çıktığında, eve girmesini emretmek doğru olur. Malûmdur ki mü'minler uyku, gaflet ve benzeri hallerde imân hasletlerinden bazen çıkarlar. Binaenaleyh Allahü teâlâ'nın onlara istikbalde İslâm'a girmelerini emretmesi imkânsız değildir.

5) Ayette zikredilen, lâfzının sulh, savaşı ve münakaşayı terk etme manasına olması.. Bu takdire göre mana, "Ey iman edenler topyekûn "silm"e giriniz, yani Allah'ın dinine yardım etme ve o hususta sıkıntılara göğüs germede, birbirinize uyarak ittifak ediniz, ve dünya uğrunda insanlarla münakaşa etmeye, dünyayı arzu etmeye sizi sevkeden şeytanın adımlarına uymayınız" demektir. Bu, tıpkı, (Ey inananlar) birbirinizle çekişmeyin, yoksa gevşersiniz ve gücünüz gider" (Enfal, 46) "Ey iman edenler sabrediniz.." (Al-i İmran, 200) ve"Hep birlikte Allah'ın ipine sanlınız ve bölünmeyiniz" (Al-i imran, 103) ayetleri ile Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Mü'min, kendisi için İstediğini kardeşi için de İster" hadisi gibidir.

Bunlar, âyetin tefsiri hususunda, çoğu müfessirlerin söylediği vecihlerdir.

Bana göre, bu hususta diğer bazı vecihler daha vardır:

a) Âyetteki, (......) hitabı Allah'ı kalb ile bilip tasdik etmeye işarettir; emri ise, günah ve masiyet fiillerini bırakmaya işarettir. Çünkü günah, Allah'a ve Peygambere muhalefet etmek demektir. Bundan dolayı, o muhalefeti bankmaya "silm" (sulh) denilmesi doğru olur. Veya bu ifadeden maksad, "Taat olanları yapıp, yasaklan bırakma hususunda Allah'a inkiyâd eden kimseler olunuz" manasıdır. Bu böyledir, çünkü Ehl-i Sünnete göre mü'mim günah islerken de onun imanı vardır.Bu açık bir tefsirdir.

b) "Silm" den murad kulun Allah'ın kaza ve kaderine razı olması, kalbinin, şu hadiste de anlatıldığı gibi sarsılmamasıdır: "İlahi kazaya razı olmak, Allah'ın en büyük kapısıdır. " Benzeri bir hadis için bkz. Tirmizi, Kader. 15 (5/455).

c) Bundan murad, Allahü Teâlâ'nın "Onlar, boş söze rastladıktan zaman, şerefli olarak geçerler" (Furkân, 72) ve "Af yolnu tercih et ma'rûf olanı emret ve cahillerden yüz çevir" (Araf, 199) âyetlerinde de olduğu gibi, intikam almayı terk etmektir. Âyetin tefsirleri hususundaki söz işte bundan ibarettir.

Dördüncü Mesele

Kaffâl, "Ayetteki, (tamamen) ifadesinin, İslâm'a girmesi emredilenlerle ilgili olması doğru olur.Yani, "Hepiniz İslâm'a giriniz, ayrılıp parçalanmayınız" demektir" demiştir.

Kutrûb da şöyle der: "Araplar, "Kavmin tamamını gördüm" ve "Bütün kadınları gördüm" derler." Bu lâfzın, İslâm ile ilgili olması da uygundur. Yani "İslâm'ın tamamına giriniz", yani, "onun bütün kanun ve hükümlerini benimseyiniz" demektir.

Vahidi (r.ha) şöyle demiştir: "Bu, âyetin zahirî mânâsına daha uygundur. Çünkü mü'minler İslâm'ın bütün hükümlerini yerine getirmekle emrolunmuşlardır."

Arapça'da, lâfzı "engel olan, mani olan" manasınadır denilir. Bunun anlamı, "onu kötülükten engelledim, ona manî oldum" demektir. Yine, (gömlek engelledi) denilir. Çünkü gömlek, elbisenin açılmasını önler. Elin içine de, (avuç) denir. Çünkü avuç içiyle, bedenin her tarafı tutulabilir. Gözü görmekten engellenmiş (kör) kimse için, denilir. Buna göre, (......) kelimesinin manası, "engel olan" demektir. Bu lâfız, daha sonra toplanmış bir bütünün ismi olmuştur. Çünkü toplanmak, birlik olmak, tefrika ve ayrılığa manidir. Buna göre, emri "İslâm şeriatının son noktasına kadar İslâm'ın kanunlarına giriniz ve onun kanunlarından herhangi bir şeyi terk etmekten vazgeçiniz" demektir. Veya bunun manası, "Hepiniz İslâm'a giriniz, insanları ona girmemekten men ediniz" şeklindedir.

Şeytana İtaat Etmeyiniz, O Apaçık Bir Düşmandır

Hak teâlâ'nın (......) hitabının manası, "şeytana itaat etmeyiniz" demektir. Arapça'da bir kimsenin yoluna uyan hakkında, (......) denildiği meşhurdur. Bu ifade ile "Onun adımına uydum" denilmesi arasında herhangi bir fark yoktur. (......) kelimesi, (......) kelimesinin çoğuludur. Bunun izahı daha önce geçmişti.

Allahü teâlâ, "Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır" ayetine gelince, Ebu Müslim el-İsfehânî şöyle demiştir; "Mübin, içindekini ve kalbindekini açıkça ortaya koyan beliğ kimsenin sıfatlarındandır." Ben derim ki: "Hâmim, ve Mübin kitaba yemin olsun ki..." (Duhân., 1) ayeti, bu mananın doğruluğuna delildir. Ayetteki, "Mübin" lafzından, ancak bu mânâ kestedilmiştir.

Bu durumda şayet: "Kendisini görmediğimiz ve sözünü duymadığımız halde şeytan için nasıl "mübîn" (apaçık) denebilmiştir? denirse, biz deriz ki: Allahü Teâlâ, şeytanın Hazret-i Adem (aleyhisselâm) ile bütün nesline düşman olduğunu açıklayınca, hernekadar görülmese de, "apaçık bir düşman" diye nitelenmesi doğru olmuştur. Bu şuna benzer: Uzak bir beldede bulunan bir adama düşmanlığını gösteren kimse için bazen.her nekadar o onu görmese de, "Falanca senin için apaçık bir düşmandır" denilebilir. Bana göre bu hususta diğer bir izah da şudur: "Mübîn"in asıl manası, "kesmek"tir. "Açıklamaya" da bu manadan ötürü "beyan" denmiştir. Çünkü izah ve açıklama (beyan), ihtimallerin bir kısmını bir kısmından kesin çizgilerle keser, ayırdeder. Buna göre şeytanın "mübin" diye vasıflanması, "şeytan, mükellefi vesvesesiyle Allah'a itaat etmekten, O'nun sevâb ve rızasından ayırır ve uzaklaştırır" manasındadır.

Buna göre şayet, "Şeytanın bize düşman olması, ya şu anda elem ve kötülükleri bize ulaştırmayı istemiş olması veyahut da, vesvesesiyle bizi İslâm dininden ve mükâfaatından alıkoyması sebebiyle olur. Birincisi bâtıldır. Çünkü eğer böyle olsaydı şeytan şüphesiz ki bizi hastalık, acı ve sıkıntılara düşürürdü. Böyle yapamadığı herkesin malûmudur. İkinci ihtimal de bâtıldır Çünkü, Cenâb-ı Allah'ın, "Şeytan der ki: Zaten benim, siz (insanlar) üstünde bir nüfuzum yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de hemen icabet ettiniz" (İbrahim, 22) âyetinde de bildirdiği gibi, şeytanın vesvesesini kabul eden kimse, onu kendi iradesiyle kabul etmiştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ve durum bizim söylediğimiz gibi olduğu halde, daha nasıl onun düşmanlığının apaçık bir düşmanlık olduğu söylenebilir?" denilirse, şöyle cevap verilir: Şeytan (sizin söylediğiniz) her iki bakımdan da düşmandır. Onun, zararları bize ulaştırmaya çalışması bakımından düşmanlığı söz konusudur. Fakat Hak teâlâ, şeytana bu fırsatı vermemiştir. Şeytanın bize zarar vermeyi istemiş olması, bunlara kadir olmasını gerektirmez. Fakat vesvesesiyle bizim dine girmemize ve mükâfaatı kazanmamıza mâna olmasına gelince, şeytanın insana günahları süslemesi ve şüpheler atması, insanın bâtıla düşmesine ve böylece de sevablardan mahrum kalmasına sebep olduğu herkesin bildiği şeydir. Binaenaleyh bu da şeytanın düşmanlık cihetlerinin en önemlilerindendir.

208 ﴿