100

"Sonra vakta ki onlar gelip Yusuf'un huzuruna girdiler. O, babasını ve annesini kucakladı ve "Allah'ın iradesi ile, hepiniz emin bir şekilde Mısır'a giriniz" dedi. Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu. Hepsi onun için secdeye kapandılar. Yusuf dedi ki: "Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur, İşte Rabbim onu doğru çıkardı. Bana iyilik etti. Çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benim ile kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da, O, sizi çölden getirip (bizleri kavuşturdu). Şüphesiz ki Rabbim, dilediğini çok ince ve çok güzel olarak tedbir edendir. Şüphesiz O, alîm ve hakimdir.

Bil ki rivayet edildiğine göre Yusuf (aleyhisselâm), beraberindekilerle birlikte hazırlanıp kendisine gelebilmesi için, babasına, ihtiyaç duyulacak her türlü şey ile ikiyüz binit yollamıştır. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) ve kral, Ya'kûb(aleyhisselâm)'u karşılamak üzere, dörtbin asker ile, önde gelen devlet adamları ve bütün Mısır halkı ile birlikte yola çıkmışlardı. Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm), Yahûdâ'ya dayanarak yürüyordu. Böylece atlar üzerindeki kalabalığı ve insanları görüp: "Ey Yahûdâ, bu Mısır Firavun'u mu?" dedi. Yahûdâ: "Hayır, bu senin oğlun Yusuf (ve onun adamları)" diye cevap verdi. Bunun üzerine Yusuf (aleyhisselâm) hemen ileri çıkıp, selam vermek istedi. Fakat selam vermeye fırsat bulamadan, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm): "es-Selâmü aleyke" dedi. Rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) ve oğulları, kadın-erkek yetmişiki kişi olarak Mısır'a girdiler. Musa (aleyhisselâm) ile beraber oradan çıktıklarında ise, çocuklar ve ihtiyarlar hariç, savaşacak durumda olanlarının sayısı altıyüzbin beşyüz yetmiş küsur kişi idiler.

Cenâb-ı Allah'ın - "O, babasını .ve annesini kucakladı" ifadesi ile ilgili iki bahis vardır:

Birinci Bahis: "Ebeveyni" (babası ve annesi) ifâdesinden ne murad edildiği hususunda iki görüş vardır:

1) Bundan murad, onun öz babası ve öz annesidir. Buna göre, annesinin o zamana kadar yaşamış olduğu söylenildiği gibi; annesinin daha önce ölmüş olduğu, fakat Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Yûsuf'un rüyasını gerçekleştirmek üzere, ona (saygı) secdesinde bulunsun diye, onu diriltip kabrinden çıkarmış olduğu da söylenmiştir.

2) Bundan maksad Yusuf'un babası ile teyzesidir. Çünkü annesi, kardeşi Bünyamin'i doğurduktan sonra, henüz nifas halinde iken ölmüştü. "Bünyamin" kelimesinin, İbrânice, "acıların oğlu" manasına geldiği söylenmiştir. İşte annesi öldüğü zaman babası, Yusuf'un teyzesi ile evlenmişti. Bundan dolayı Allahü teâlâ, teyzesini, ebeveyninden biri olarak ifade etmiştir. Çünkü çocuğu yetiştirip terbiye edon kimseye, annenin yerini tuttuğu için "anne" denilir, yahut da amcaya "baba" denitebitdiği gibi, teyzeye de anne denilir. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayeti de bu manayadır: "Babaların İbrahim'in, İsmail'in ve İshâk'ın ilâhına"(Bakara, 133).

İkinci Bahis: (......) ifâdesi, "onları kendisine çekti ve bağrına bastı, kucakladı, boyunlarına sarıldı" manasındadır.

Buna göre eğer, "Onların Mısır'a girmeden önce, Hazret-i Yusuf'un yanına varıp girmelerinin manası nedir?" denirse, biz deriz ki: Öyle anlaşılıyor ki, Hazret-i Yusuf onları karşıladığı zaman, onları orada bulunan bir evde veya bir çadırda misafir etti. Binâenaleyh onlar, onun yanına girdiler; o da onları kucakladı ve onlara, "Mısır'a giriniz" dedi.

Hazret-i Yusuf'un Aile Efradını Ağırlaması

Hazret-i Yusuf'un "Allah'ın iradesi ile, hepiniz emin bir şekilde Mısır'a giriniz" ifadesiyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Süddî şöyle demiştir: "Hazret-i Yusuf bu sözü, onlar Mısır'a girmeden önce söylemiştir. Çünkü o, onları yolda karşılamıştı." İşte, bizim kabul edip anlaştığımız görüş de budur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu söz, "emîn olarak Mısır'da oturun" manasındadır. Oturmak, bu iki fiil birbirine bitişik oldukları için, girmek fiiliyle ifade edilmiştir."

"İnşaallah" Cümlesinin Buradaki Manası

İkinci Bahis: Ayet-i kerimedeki, "Allah'ın iradesiyle" şeklindeki istisna ile ilgili iki görüş bulunmaktadır:

1) Bu, emin olmalarıyla ilgili olup, girmeyle alakalı değildir. Buna göre ayetin manası, "Eğer Allah dilese, inşaallah, emin olarak Mısır'a girin" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, "inşaallah, emniyet içinde, korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram'a gireceksiniz" (Fetih, 27) ayetidir.

2) Daha önce zikretmiş olduğumuz, "bu sözü Hazret-i Yusuf onlara, onlar Mısır'a girmeden önce söylemiştir" şeklindeki görüşe göre, bu istisnanın girme fiiliyle ilgili olduğu söylenmiştir.

Üçüncü Bahis: "emin olarak" ifadesinin manası, "canınızdan, malınızdan ve ailenizden emin olarak; hiç kimseden korkmadan" şeklindedir. Çünkü daha önce onlar, Mısır krallarından korkarlardı. Bunun, "Kıtlıktan, sıkıntıdan ve ihtiyaç halinden emin olarak, korkusuzca" manasında veya, "Daha önce işledikleri o suçtan dolayı, Yusuf'un zarar vermesinden emin olarak ve korkmadan" manasına geldiği de söylenmiştir.

Cenâb-ı Hak "Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu" buyurmuştur. Dil alimleri, "Arş, yüksek sedir anlamındadır" demişlerdir. Allahü teâlâ, "Onun, büyük bir arşı, tahtı vardır" (Neml, 23) buyurmuştur. Burada "Arş" kelimesinden murad, Yusuf'un üzerinde oturduğu yüksek sedir, tahttır.

Onların Hazret-i Yusuf'un Önünde Eğilmeleri

Cenâb-ı Hak, "Hepsi secdeye kapandılar" buyurmuştur. Bu ifadede bir problem bulunmaktadır. Çünkü, Ya'kûb (aleyhisselâm), Yusuf (aleyhisselâm)'ın babası idi. Babalık hakkı ise, daha büyüktür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbin, "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya İyi muamelede bulunun" diye hükmetti" (isra, 23) buyurmuş ve anababa hakkını, kendi hakkıyla beraber zikretmiştir. Hem sonra Hazret-i Ya'kûb, yaşlı idi; genç olanın ihtiyara saygı göstermesi gerekir.

Yine, Ya'kûb (aleyhisselâm), peygamberlerin en büyüklerindendi. Yusuf (aleyhisselâm) da her ne kadar bir peygamber ise de, Ya'kûb(aleyhisselâm)'un mertebesi ondan daha yüce idi.

Aynı şekilde yine, Ya'kûb (aleyhisselâm)'un daha çok ibadet etme hususundaki gayret ve çabası, Hazret-i Yusuf'un gayret ve çabasından daha çok idi. İşte bütün bu hususların bir araya gelmesi, bilakis; Hazret-i Yusuf'un Hazret-i Ya'kûb'a bütün gücüyle hizmet etmesini ve saygı göstermesini gerektirir. Binâenaleyh, Yusuf daha nasıl Ya'kûb'un kendisine secde etmesine müsaade etmiştir? İşte, bu müşkilin izahı budur.

Yusuf, Babasının Önünde Eğilmesine Neden Müsaade Etti?

Bunua birkaç şekilde cevap verilir:

1) Bu, Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşü olup, buna göre ayetten Tiurad, "Onlar, onun için, yani onu buldukları için Allah'a secdeye kapandılar" manasıdır. Netice olarak, bu secde, bir şükür secdesi olup, secde edilen de Allahü teâlâ idi. Ancak bu secde, Hazret-i Yusuf'dan dolayı yapılmıştı... Bu te'vîlin doğruluğunun delili ise, "Babasını ve annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu. Hepsi onun için secdeye kapandılar" ifadesinin, onların, bu tahta çıktıkları, daha sonra da secdeye kapandıkları manasını ihsas ettirmesidir. Eğer onlar, Yusuf'a secde etmiş olsalardı, ona, tahtının üzerine çıkmadan önce secde ederlerdi. Çünkü bu, tevazuyu daha çok îade etmektedir.

Buna göre eğer, "Bu tevîl, ayetteki "Yusuf dedi ki: "Babacığım, işte bu daha görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur" ifadesine muvafık değildir. Buradaki rüyadan maksat, "... gerçekten ben, rüyada onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde edicilerdir" (Yusuf, 4) ifadesiyle anlatılan " denilirse, biz deriz ki: Aksine, bu, tam ona uygundur. Buna göre, "... güneşi ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana, secde edicidirler" ifâdesinden murad, Denim için, yani benim iyiliğimi istemek ve makamımın yükselmesine çaba sarfetmek çın, onlar Allah'a secde ettiler" manasıdır. Bu mana muhtemel olduğuna göre, soru düşer. Bence bu izah, doğru olup, yerindedir. Çünkü, babalık hakkı, yaşlılık, ilim, din ve peygamberlik mertebesinin daha mükemmel olması bakımından, Ya'kûb (aleyhisselâm) kendisinden daha önde olmasına rağmen, babasının kendisine secde etmesine müsaade etmesi, Yusuf'un aklına ve dinine göre uzak görülemez.

2) Şöyle denilebilir: Onlar, Yusuf'u bir kıble gibi kabul edip, Cenâb-ı Allah'a, onu bulmuş olmaları nimetine mukabil, şükür secdesine kapanmışlardır. Bu, güzel bir izahtır; çünkü Arapça'da denildiği gibi, aynı manada olmak üzere "Ka'be'ye yönelerek namaz kıldım" da denilebilir. Hassan İbn Sabit de şöyle bir şiir inşâd etmiştir: "Ben, işin, Haşim(oğullarının elin)den, ondan sonra da Hasan'ın babasının elinden çıkacağını hiç düşünmemiştim. O, kıblenize yönelerek ilk namaz kılan ve insanların, Kur'ân'ı ve sünneti en iyi bileni değil midir?" Bu, Allah "Kıbleye secde etti" denilmesinin caiz olması gibi, "Falanca, kıbleye doğru namaz kıldı" denilmesinin caiz olduğuna bir delildir. Binaenaleyh, tabirinin manası "Yusuf'u bir kıble edindiler; sonra, onu bulmaları nimetine karşı, Allah'a şükür secdesine kapandılar" şeklindedir.

3) Tevazu bazan "secde etmek" tabiriyle ifade edilir. Nitekim şair, "Oralarda, tepeleri alçak arazilere secde eder halde görürsün" demiştir.

Buna göre burada "secde"den murad, tevâzudur. Ancak ne var ki bu izah da müşkildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Hepsi onun için secdeye kapandılar" buyurmuştur. "Secdeye kapanma" tabiri, güzel bir biçimde secde etme manasını hissettirir. Buna da şu şekilde cevap verilebilir: (Secdeye kapanmak) kelimesiyle bazan, sadece uğramak ve rastlamak manası murad edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar, kör ve sağırlar gibi, geçip gitmezler" (Furkan, 73) buyurmuştur.

4) Şöyle diyebiliriz: deki fail zamiri (vâv), onun ebeveynine ait değildir. Böyle olmamış olsaydı, Cenâb-ı Hak, derdi. Aksine zamir, Hazret-i Yusuf'un kardeşlerine ve onu tebrik etmek için yanına gelen diğer kimselere aittir. Buna göre ayetin manası, "Yusuf, anne ve babasını, onlara en mükemmel biçimde saygı göstermek için, tahtının üzerine çıkarttı. Kardeşlerine ve yanına gelenlere gelince. onların hepsi birden ona secdeye kapandılar" şeklindedir.

İmdi, eğer "Bu izah, ayetteki, "Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur" ifadesiyle uyuşmuyor" derlerse, biz deriz ki:

Rüyanın yorumunun, her bakımdan, yani tasvir ve tavsif bakımından, görülen rüyaya aynen mutabık olması gerekmez. Binaenaleyh, yıldızların, ayın ve güneşin secde etmesi, büyük insanların ona saygı göstereceğine işarettir. Hazret-i Ya'kûb'un, işte bu sebepten dolayı çocuklarıyla beraber Kenan'dan kalkıp Mısır'a gitmesi, Yusuf için, son derece büyük bir tazim olmuştur. O rüyanın doğruluğu için, bu kadar şey kâfidir. Ama, o açıklama ve tabirin, sıfat ve şekit bakımından rüyanın aslına eşit ve denk olması hususuna gelince, hiç kimse bunu gerekli görmemiştir.

5) Belki de, o vakit, o muhitte tebrik ve değer vermeye delâlet eden iş, secde etmek idi. Onların secde etmelerinden maksad ise, ona tazimdir.

Bu görüş son derece uzak bir ihtimaldir. Zira, alabildiğine tazim, Yusuf'dan çok Ya'kûb'a yaraşır. Binaenaleyh, eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, o zaman Yusuf'un Ya'kûb'a secde etmesi gerekirdi. Belki de Yusuf'un kardeşlerini, Yusuf'a tevazu yollu secde etmemeye sevkeden şey, onların taassubu ve ona, hâlâ tepeden takmalarıdır. Yusuf (aleyhisselâm), onların böyle yapmamaları halinde, bunun, fitnelerin yeniden zuhur etmesine ve küflendikten sonra eski kinlerin yeniden ortaya çıkmasına sebep olacağını biliyordu. İşte bundan dolayı Ya'kûb (aleyhisselâm), kadrinin yüceliği ve baba ve ihtiyar olması sebebiyle hakkının büyük olması; din, peygamberlik ve ilim hususlarında da mertebesinin Yusuf'unkinden daha üstün olması sebebiyle, ve de, onların bunu bizzat müşahede etmeleri, taassup ve kalblerindeki nefretin yok olmasına vesile olsun diye işte o secdeyi yapmıştır. Görmez misin ki bir hükümdar, birini muhtesib Muhtesib, İslâm devletinde, emr-i maruf ve nehy-i münkeri ifa etmekle görevli teşkilatın başkanıdır (ç.) tayin ettiğinde, onun otorite sağlamasını temin etmek gayesiyle hisbe işini, (hükümdarın) bizzat kendisi üzerinde uygulama imkânı verir. Böylece bu muhtesibin, görevini yapmaktan asla çekinmeyeceği hususunda, hiç kimsenin kalbinde şüphe bırakmaz.

6) Belki de Allahü teâlâ, sadece kendisinin bileceği çok gizli bir hikmetten dolayı, Ya'kûb (aleyhisselâm)'a o secdeyi emretmiştir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, ancak kendisinin oilebileceği bir hikmetten dolayı meleklere, Hazret-i Adem'e secde etmelerini emretmesine benzer. Yusuf (aleyhisselâm) da, kalben buna razı değildi; ancak ne var ki O, Allah'ın bunu emrettiğini bildiği için, sesini çıkarmamıştı.

Rüyanın Gerçekleşmesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yusuf (aleyhisselâm)'un bu hali görünce"Babacığım, işte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın tahakkukudur. Muhakkak Rabbim onu doğru çıkardı" dediğini -akletmiştir. Bu ifadeyle ilgili iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Yusuf, babasının ve Kardeşlerinin secde ettiklerini görünce, bu onu dehşete düşürmüş ve tüyleri diken diken olmuş ve babası Ya'kûb'a: "İşte bu daha önce görmüş olduğum o rüyanın :ahakkukudur" demiştir. Ben derim ki, bu da, altıncı maddedeki cevabı kuvvetlendirmektedir. Buna göre o sanki şöyle demiştir: "Babacığım, ilim, din ve nübüvvet hususlarındaki kadrinin yüceliğinden dolayı, senin gibilerin oğluna secde etmesi uygun düşmez; ancak ne var ki bu, kendisiyle emrolunduğun ve kendisiyle mükellef tutulduğun bir husustur. Çünkü, peygamberlerin rüyası haktır. Nasıl ki, İbrahim(aleyhisselâm)'un rüyasında oğlunu kurban olarak kesmesi, bunun ona, uyanıklık halinde vacip olmasına sebep olmuşsa, aynen bunun gibi, Yusuf (aleyhisselâm)'ungörüp de babası Yakub'a anlatmış olduğu rüya da, bu secdenin vücubiyyetine sebep olmuştur, işte bundan dolayıdır ki İbn Abbas (radıyallahü anh), Yusuf (aleyhisselâm)'un bu rüyayı gördüğü zaman onu korkuttuğunu, tüylerinin diken diken olduğunu, ama bir şey söylemediğini nakletmiştir.

Ben de derim ki: Bunun, Cenâb-ı Hâkk'ın Ya'kûb (aleyhisselâm)'a tattırmış olduğu sıkıntıların bir nevi tamamlanması olması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre ona sanki şöyle denilmiştir: "Muhakkak ki sen, ona kavuşmayı hep arzu edip istiyor ve onun ayrılığı sebebiyle, daima hüzünleniyordun. O halde, onu bulduğun zaman, ondan ötürü secde et!" Böylece bu secdeyi emretmek, o sıkıntıların tamamlanması olmuştur. İşlerin hakikatlerini ise, en iyi bilen Allah'tır.

Rüya İle Rüyanın Çıkması Arasındaki Zaman

İkinci Bahis: Alimler, bu zaman ile o rüya arasındaki müddetin miktarı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun seksen sene veya yetmiş sene olduğu söylendiği gibi, kırk sene olduğu da söylenmiştir ki, bu ekser ulemânın görüşüdür. Bundan dolayı onlar şöyle derler: "Rüyanın tevili, ancak kırk sene sonra çıkar." Bunun, onsekiz sene olduğu da söylenmiştir. Hasan el-Basrî'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Yusuf, onyedi yaşındayken kuyuya atılmıştı. Kölelik ve hapiste de, seksen sene kaldı. Daha sonra, babasına ve akrabalarına kavuştu. Bundan sonra da yirmi üç sene yaşadı ki, böylece ömrü yüzyirmi seneye baliğ olmuştur. İşlerin hakikatini en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Yusuf'un Son Derece Nazik Davranışı

Sonra "Bana iyilik etti" demiştir. Buradaki (......) kelimesi, (......) takdirindedir. Arapça'da, hem (Bana iyilik etti) denilir. Şair Küseyyir şöyle demiştir: "Ey sevgili, bize ister cevr ü cefâ et, istersen iyi davran!. O sevgili bize buğzetse de, biz onu ne kınarız, ne de ona buğzederiz."

Ayetteki bu ifâde, "Rabbim, beni hapisten çıkardığı zaman bana iyilik yaptı" demektir. Hazret-i Yusuf, Rabbinin onu kuyudan çıkarıp kurtarmasını, birçok sebepten dolayı zikretmemiştir:

a) O kardeşlerine, "Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok" (Yusuf, 92)

demiştir. Eğer kuyu hadisesini zikretmiş olsaydı, bu onlar için, bir ayıplama ve kınama olmuş olurdu. Binaenaleyh, bunu zikretmemesi, onlara lütuf yerine geçmiştir.

b) O, kuyudan çıktığı zaman, o melik olmadı. Aksine, insanlar onu köle haline getirdi. Ama, hapisten çıkınca, insanlar onu başlarına hükümdar yaptılar. Binaenaleyh Du çıkarma, tam bir ihsan ve in'âm olmaya daha yakındır.

c) Kuyudan çıkartıldığı zaman, kadının iftirası sebebiyle pekçok zarar ve sıkıntının cine düştü. Hapisten çıkartıldığı zaman ise, babasına ve kardeşlerine kavuştu, .zerindeki töhmet ve sû-i zanlar yok oldu. Binaenaleyh bu, bir fayda olmaya daha uygundur.

d) Vahidi şöyle demiştir: "Onun zindandan çıkarılmasındaki nimet daha büyüktür. Çünkü, onun hapse girmesi, onun, niyet kurduğu bir günah sebebiyle idi. Bunun da, insan tabiatının temayülü ve nefsin rağbet ve arzusu anlamına alınması gerekir. Her ne kadar bu, başkaları için af dairesi içinde ise de, Hazret-i Yusuf için bir muaheze ve sorgulama sebebi olur. Çünkü, ebrârın hasenatı, mukarrabînin seyyiâtıdır."

Sonra O "O, sizi çölden getirdi" dedi. Bu hususta iki mesele vardır:

Ayetle ilgili iki görüş bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bedv Kelimesinin Anlamı

1) (......) kelimesi, (çöl) anlamındadır. Vahidi, (......) üzerinde kişinin ta uzaktan görülebildiği, düz ve geniş arazi demektir. Kelimenin aslı ise, (ortaya çıkmak) kelimesidir. Sonra ise, mekân, masdar olan kelimeyle isimlendirilerek bedv (düz arazi) ve (hazır olunulan yer, mahal) denilmiştir. Yakûb (aleyhisselâm) ve oğulları, Kenan Diyarında, hayvancılık ve ziraatcilikle meşgul oluyorlardı" demiştir.

2) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) çöle gitmiş ve orada yerleşmişti. Oradan, Hazret-i Yusuf'un yanına geldi. Onun, oradaki dağın hemen altında bir mescidi bulunuyordu." İbnu'l-Enbarî de: (......) kelimesi, belli bir yerin adıdır. Meselâ "o, Şi'b ile Beda arasındadır" denilir. Bu ikisi, iki yere verilen isimdir" demiştir. Küseyyir, her ikisini birden zikrederek şöyle demiştir "Sen, (ey sevgili), Şi'b'i bana, Bedâ'yı da bana tercih eden, onları benden çok sevenisin; benim vatanım ise, bu ikisinden başka olan yurtlardır."

Bu görüşe göre bedv kelimesinin manası, kendisine denilen yere yönelip gitmektir. Nitekim Arapça'da "mağaraya girdiler" manasında cenildiği gibi; "çöle gittiler" manasında da, (......) denilir. Buna göre ayetin manası, "Allah sizi Bedâ tarafından getirdi" şeklindedir. Bu görüşe göre, Hazret-i Ya'kûb (aleyhisselâm) ve oğulları mukîm idiler, yerleşik hayatları vardı. Çünkü, buradaki bedv kelimesi ile, çöl değil, Bedâ denilen o yer kastedilmiştir. Buraya kadar olan açıklamayı, Vahidi, el-Basît adlı eserinde yapmıştır.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, kulun fiilinin, Allah'ın yaratması ile olduğu hususunda, bu ayet ile istidlalde bulunmuşlardır. Çünkü, Hazret-i Yusuf "Çünkü beni zindandan çıkardı" diyerek kul olan kendisinin zindandan çıkmasını ve "O, sizi çölden getirdi" sözüyle onların çölden gelmesini, hep Allah'a izafe etmiştir. Bu, kulun fiilinin, tamamen Allah'ın fiili, O'na ait olduğu hususunda apaçık bir beyandır. "Bundan maksat, bunların, ancak Allah'ın muktedir kılması ve kolaylaştırması ile meydana gelmesidir" demek, ayetin zahirî manasından sapmaktır.

Daha sonra Hazret-i Yusuf "Şeytan benim ile kardeşlerimin arasım bozduktan sonra da" demiştir. Keşşaf sahibi: (......) kelimesi, "Aramızı bozdu ve bizi birbirimize karşı kışkırttı" anlamındadır. Bu kelimenin esas manası, atı mahmuziayıp onu koşmaya yöneltmek anlamında olan deyiminden alınmadır. Arapça'da, bir kişi binit hayvanını kamçılayıp onu dürttüğü zaman, denilir" demiştir. Bil ki, Cübbâî, Ka'bî ve Kadî, bu ayeti, cebr akidesinin yanlışlığına delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Yusuf'un, bu iyiliği, Allah'a; kışkırtmayı da, şeytana nisbet ettiğini bildirmektedir. Eğer bu kışkırtma da Rahman olan Allah'dan olmuş olsaydı, onun, nimetlerde olduğu gibi, bunu da ancak Allah'a nisbet etmesi gerekirdi."

Buna şöyle cevap verilir: Hazret-i Yusuf'un bu işi şeytana nisbet etmesi mecazidir. Çünkü, size göre (ey Mutezilîler), şeytan, gizli konuşmaya, insana fısıldamaya muktedir değildir. Halbuki Allahü teâlâ ondan bahsederek, "Zaten benim, sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz" (ibrahim. 22) demiştir. Binâenaleyh, Kur'ân'ın zahiri, bu fiilin, aslında böyle olmadığı halde, (mecazî olarak), şeytana nisbet edilmesini gerektirmektedir. Yine, eğer kişinin günaha yönelmesi şeytanın yüzünden ise, şeytanın günaha yönelmesi de bir başka şeytan yüzünden ise, o zaman teselüsl gerekir. Bu teselsül ise, muhaldir. Eğer bu, bir başka şeytanın yüzünden değilse, aynı şey insan için de söylenebilir. Binâenaleyh, sabit olur ki, kişinin cehalete ve fıska yönelmesi, ne şeytan sebebiyledir, ne de kendisi sebebiyledir. Çünkü, hiç kimsenin tabiatı, dünyada kınanmaya, ahirette de azaba düşmesini gerektirecek olan fıskı ve cehaleti seçmeye yönelip onu arzulamaz. O, küfre ve fıska düştüğüne göre, onu buna düşüren birisinin mutlaka bulunması gerekir. Bu iki kısım, yani günaha düşürenin, şeytan veya İnsanın kendisi olması batıl olunca, geriye ancak, bunun Allah'tan olduğunu söylemek kalır. Bunu, şu husus da tekid eder: Bundan önce geçen, "Çünkü beni zindandan çıkardı, sonra da O, sizi çölden getirdi" ayet-i kerimesi, her şeyin, Allah'dan olduğu hususunda apaçık bir ifadedir.

Sonra O "Şüphesiz ki Rabbim, dilediğini çok ince ve çok güzel olarak tedbir edendir" demiştir. Bu, "Yusuf ile babasının ve kardeşlerinin muhabbet, ülfet, güzel bir geçim ve gönül huzuru içinde yeniden bir araya gelmeleri, aklen son derece uzak bir ihtimaldi. Fakat, Allahü teâlâ latîftir; bir şeyin meydana gelmesini murad ederse, onun sebeplerini kolaylaştırır, meydana gelmesi aklen ne kadar uzak dahi olsa, o şey meydana gelir" demektir.

Sonra, "Şüphesiz o, alîm ve hakimdir" demiştir. Yani, "O'nun fiillerinde latîf oluşu, sonsuz olan mümkin bütün hususları ve itibarları bilmesinden dolayıdır. Binâenaleyh o, bu zor olan şeyin meydana gelmesini kolaylaştıracak olan şeyi de, yolları da bilir. O, hakimdir, yani, fiillerini sapasağlam yapar, hikmet sahibidir. Abesten ve batıldan uzak olup, fiillerinde sonsuz hikmet sahibidir" demektir. En iyisini bilir.

100 ﴿