101"Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin tevilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, ahirette de benim yarimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat". Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır: Yusuf'un Babasına Haber Vermemesinin Sebebi Rivayet olunduğuna göre Yusuf (aleyhisselâm), Ya'kûb'un elinden tutar ve ona, hazinelerini gezdirir. Derken onu, altın ve gümüş; mücevherat, elbise ve silahların bulunduğu hazine odalarına götürür. Evrak ve kırtasiye depolarına onu girdirince, Hazret-i Ya'kûb: "Yanında, bunca yazacak malzeme bulunuyorken, neden böyle gafil davrandın da, 'sekiz' konaklık yerden bana mektup yazmadın?" dedi. Hazret-i Yusuf: "Bu işi, bana Cebrail yasakladı" diye cevap verince, Ya'kûb: "Ona, bunun sebebini sor" dedi. Yusuf: "Sen sor, ona senin nazın daha çok geçer" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ya'kûb ona sorunca, Cebrail (aleyhisselâm): "Cenâb-ı Hak, senin, "Onu, kurdun yemesinden korkuyorum" (Yusuf, 13) demenden dolayı, bunu bana yasakladı. Halbuki sen, benden (yani, Allah'dan) korkmalıydın" dedi. Rivayet edildiğine göre Ya'kûb (aleyhisselâm), Hazret-i Yusuf ile birlikte yirmidört sene kaldı. Vefatı yaklaşınca ona, kendisini Şam'a, babası İshak'ın yanına defnetmesini vasiyet etti. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) bizzat kendisi babasının (cenazesini) götürdü ve (oraya) defnetti. Sonra Mısır'a döndü. Babasının ölümünden sonra yirmi üç sene daha yaşadı. İşte bu esnada âhiret mülkünü temenni etti ve ölümü istedi. Denildi ki: "Ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir peygamber ölümü temenni etmedi." Böylece Cenâb-ı Allah onu, hoş ve temiz olarak öldürdü. Mısır ahâlisi, onun defni (gömülmesi) meselesinde ihtilaf ettiler. Herkes onun, kendilerinin mahallesine defnedilmesini istiyordu. Nerede ise bu yüzden savaşacaklardı. Daha sonra en uygun olanın, onun için mermerden bir sanduka yapıp, cenazesini onun içine koymak ve Nil nehrinde, suyun aktığı bir yere gömmek olduğu görüşüne vardılar. Böylece onun bereketi, Mısır'da olan herkese ulaşacaktı. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un Efrâsim ve Mîşâ adlarında iki oğiu vardı. Efrâsim'in de Nûn isminde bir oğlu vardı. Nûn'un da Yûşâ isminde bir oğlu vardı. İşte bu, Musa (aleyhisselâm)'nın arkadaşı olan gençti. Daha sonra Yusuf (aleyhisselâm), Allahü teâlâ Musa (aleyhisselâm)'yı peygamber olarak gönderinceye kadar orada medfûn kaldı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sonra, onun kemiklerini oradan çıkarıp, babasının kabrinin yanına defnetti. (......) ifâdelerindeki min edatı, ba'ziyyet (kısmîlik) manasınadır. Çünkü Yusuf (aleyhisselâm)'a, dünya mülkünün yahut Mısır mülkünün bir kısmı ile, rüya yorumu ilminin bir kısmı verilmişti. Esamm: "Cenâb-ı Hak, (mülkden) demiştir. Çünkü, Yusuf'un üzerinde, hüküm sahibi olan kimse (kral) vardı" demiştir. Bil ki varlıklar üç çeşittir: Tesir edip, kendisine tesir edilmeyen. Bu, sadece Cenâb-ı Hak'tır. Tesir e'dilip, kendisi başkasına tesirli olmayan. Bu da, cisimler âlemidir. Çünkü cisimler, çeşitli şekil, suret ve özellikler ile birbirine zıt vasıfları kabul ederler. Binâenaleyh bunların, hiçbirşey üzerinde bir tesirleri yoktur. Bu iki kısım, iki uçturlar. Bunların arasında bir üçüncü kısım daha vardır. Bu, hem tesir eder, hem de tesir olunur. Bu, ruhlar alemidir. Ruhlar aleminin özelliği, Allah'ın celâl nuru aleminden gelen tasarruf ve tesiri kabul etmektir. Sonra o ruhlar, maddî aleme yöneldiklerinde, orada tasarruf ve tesir icra ederler. O halde ruhların, maddeler alemi ile ilgisi, orada tasarrufda bulunup, orayı tedbir etmek ile; ulûhiyyet alemi ile ilgisi ise ilim ve marifet ile olur. Binâenaleyh ayetteki, "Bana mülkden verdin "ifadesi nefsin (ruhun) madde alemi ile olan ilgisine; "sözlerin te'vilinden öğrettin" ifadesi ise, ruhun Allah'ın celâlinin huzuru ile ilgisine işarettir. Bu iki çeşit ilginin, kemal ve noksanlık, kuvvet ve zayıflık. açıklık ve gizlilik hususlarında sonsuz dereceleri olunca, insanlar için bu iki ilgiden, ancak sınırlı miktarların elde edilmesi mümkün olur. Böylece, gerçekte elde edilen şey, mülkün sonsuz kısımlarından bir kısmı ile, ilmin sonsuz kısımlarından bir kısmı olmuş olur. İşte bu sebepten ötürü, "mülk" ve "te'vil" kelimelerinin başına kısmîlik ifade eden min edatı konulmuştur. Çünkü bu kelime, "bir kısmı" manasına gelir Fatıru s-Semavati Ve'l-Arz Vasfının izahı Daha sonra O "Gökleri ve yeri yaratan" demiştir. Bu ifade ile gili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: "Fâtır" lafzı lügat bakımından hangi manayadır? Ibn Abbas (radıyallahü anh): Ben, iki bedevî Arap, bir kuyu hususunda birbiri ile münakaşa edip, sonra bana başvurarak, birisi "o kuyuyu evvela ben esmiştim" ve "onu ilk ben kazdım" deyinceye kadar, bu kelimenin ne manaya geldiğini bilmiyordum" demiştir. Dilciler şöyle demişlerdir: "Arapça'da "fatr" kelimesi asıl olarak "yarmak" manasınadır. Nitekim devenin azı dişi (damağını yarıp) çıkmaya başladığında (......) denilir. Yine "Onu yardım, o da yarıldı" manasında, denilir. Yeryüzü (biten bitkiler ile) yarıldığında, ağacın dalları, yaprakların çıkması ile âdeta yarık yarık olduğunda, denilir. İşte kelimenin Arapça'daki kök manası budur. Daha sonra bu kelime, var etme ve yaratma manasına kullanılmıştır. Çünkü var edilen o şey, yok iken sanki bir karanlık içinde imiş de, yaratılmak sureti ile, o yokluk ve karanlık yarılmış ve içinden o çıkmış gibi olur. İkinci Bahis: Bu kelimenin bazan, bahsettiğimiz iştikakın delil oluşu ile, birşeyi sırf yokluktan meydana getirme manasına geldiği santimıştir. Ama gerçekte bu, buna delil değildir. Bunun böyle olduğunu şunlar göstarir: a) Cenâb-ı Hak, "Hamd, göklerin ve yerin fâtırı olan Allah'a mahsustur"(Fatır, 1) buyurmuş; daha sonra da o gökleri ve yeri, "Sonra (Allah) göğe, ki o, bir buhar (duhân) halinde idi. yöneldi" (Fussilet. 11) diyerek, onları buhardan yarattığını beyân etmiştir. Binâenaleyh bu ifade, "fâtır" lafzının, Cenâb-ı Hakk'ın onları sırf yokluktan yarattığı manasına gelmediğine delâlet eder. b) Allahü teâlâ, insanları topraktan yarattığı halde, "Yüzünü Allah'ın fıtratına çevir ki. O, insanları bunun üzerine yaratmıştır" (Rum, 30) demiştir. O, "Sizi ondan (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz. Sizi bir kere daha ondan (topraktan) çıkaracağız" (Taha, 55) buyurur. c) Bir şey, maddesi ve sureti (şekli) bulunduğu zaman, meydana gelir. Mesela bir sürahiyi ele alalım. Bu ancak, o belli madde, o belli özelliğe sahip olduğu zaman, mevcut olur, meydana gelir. O suret bulunmadığı zaman, bunların toplamı (demek olan sürahi) meydana gelmez. Bu sureti var eden, o sürahiyi icad etmiş sayılır. Binâenaleyh Onun madde olarak kâinatı icad etmesinin, sürahi maddesini icad etmesini gerektirmediğini anlarız. Böylece sabit olur ki "fâtır" lafzı, Allahü teâlâ'nın göklerin ve yerin kendisinden meydana geldiği parçaları var ettiğini ifade etmez. Allahü teâlâ'nın bu parçaların yaratıcısı oluşu Kur'ân'ın zahirî manaları ile değil, aklî deliller Bil ki ayetteki, "Gökleri ve yerin yaratan" ifadesi, vav edatının tertib (sıra) ifâde ettiğini söyleyenlere göre, Allah'ın gökleri, yerden önce yarattığı zannını uyandırmaktadır. Akıl da bunu destekler. Çünkü bir dâireyi meydana getirmek, mutlaka onun için bir merkez belirlemeyi gerektirir. Ama merkezi belirlemek, mutlaka dâireyi meydana getirmeyi gerektirmez. Çünkü tek bir merkez ile, sayısız dâireler çizilebilir. Fakat bir dâirenin, ancak bir tek merkezi vardır. Hem sonra ayetin lafzı, göklerin birden fazla, yeryüzünün ise bir tek olduğunu göstermektedir. Bunun hikmetini, (En'am, 1) ayetinin tefsirinde anlatmıştık. Üçüncü Bahis: Zeccâc bu kelimenin mansub oluşunu, şu iki sebepten birine irca etmektedir: a) Kelime, muzaaf durumundaki münâdâ olan "rab" kelimesinin sıfatı olduğu için mansubtur. Yahut da, b) İkinci bir münâdâ olarak mansub olması da mümkündür. Daha sonra o, "Sen, dünyada da, âhirette de benim yârimsîn" demiştir. Bu "Ya Rabbi, sen hem dünyada, hem âhirette bütün işlerimi düzenlemeyi üzerine altp, fânîolanbu mülkü, ebedî mülke ilhak edensin" demektir. Bu, iman ve ibadetin hepsinin Allah'dan olduğunu gösteren bir tabirdir. Eğer bunlar kulun kendisinden olsaydı, o zaman kulun işlerinin velisi, yani işlerini deruhte eden, yine kulun kendisi olurdu. O zaman da, "Sen, dünyada da, âhirette de benim yarımsın, velimsin" cümlesinin umûmî manası yanlış olmuş olurdu. Bundan sonra O, "Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat" demiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: Dua'dan Önce Hamd Etme Gerektiği Bil ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Cebrail (aleyhisselâm)'den naklen, Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu söylenmiştir: "Kim, beni zikretmekle meşgul olmasından dolayı, benden bir şey istemeye vakit bulamaz ise, ona isteyenlere verdiğimin en iyisini veririm". İşte bundan ötürü, kim duâ ederse, mutlaka duadan önce Allah'a hamd-ü sena etmelidir. Binâenaleyh Yusuf (aleyhisselâm), duâ etmeyi isteyince, işte bu ifadede önce Cenâb-ı Hakk'ı, "Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin te'vilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan" diyerek övmüş, sonra bunun peşinden, "Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat" diyerek duâ etmiştir. Bunun bir benzeri de, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yaptığı iştir. O, önce, "(O Rabb) ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur diyerek Allah'ı medh-ü sena etmiş; daha sonra da, "Rabbim bana hüküm ihsan et ve beni sâlihlere kat" (Şuârâ, 83) diyerek duâda bulunmuştur. İşte burada da şöyledir. "olarak al" cümlesinin Allah'tan ölümü isteme olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Katâde: "O, Rabbisinden, kendisini huzur-u ilâhisine almasını istemiştir. Hr. Yusuf (aleyhisselâm)'dan önceki hiçbir peygamber, ölümü istememişti" demiştir. Müfessirlerin çoğunun görüşü de budur. İbn Abbas (radıyallahü anh), Atâ'dan gelen bir rivayete göre: "Hazret-i Yusuf bu duası ile, "Canımı aldığında, müslüman olduğum halde canımı al" manasını kastetmiştir. Bu, Allahü teâlâ'nın, Kendisini İslâm Dini üzere öldürmesini istemek manasınadır. Bu sözde, Hazret-i Yusuf'un o anda ölümü istediğini gösteren bir şey yoktur" demiştir. Bil ki ayetteki bu ifâdenin lafzı, her iki manaya da elverişlidir. Şu sebeplerden ötürü, aklı kemâte ermiş bir kimsenin ölümü istemesi ve ölüme karşı iştiyaklı olması uzak bir ihtimal değildir: Birinci Sebep: Daha evvel de izah ettiğimiz gibi, insan nefsinin kemâle ermesi, âmyyâtı bilmesine ve maddi şeyler üzerinde tasarruf sahibi bir melik ve malik imasına bağlıdır. Biz, her iki hususta da sonsuz derece ve merhalelerin olduğunu daha önce anlatmıştık. Bu iki hususta, mutlak kemâl sadece Allah'a aittir. Onun dışındaki her varlık noksandır. Noksan olan ise, noksan olduğunu anlayıp, mutlak cemâlin tadını aldığında, hep bir üzüntü ve onun peşine düşmekten hasıl olan bir acı içinde bulunur. Mutlak kemal sadece Allah'a ait olup, bunun insan için gerçekleşmesi mümkün olmayınca, insanın devamlı olarak, o arzudan doğan ve o .orulmadan kaynaklanan bir ızdırap ve acı içinde kalması gerekir. Binâenaleyh insan, bu hali taddığında, nefisten bu yorgunluğu ve ızdırabı atmanın, ancak ölüm ile olduğunu anlar. İşte bundan ötürü ölümü temenni eder. Dünya Hayatının Doyurucu Olmayışının Sebepleri İkinci Sebep: Hatib ve beliğ kimseler, hernekadar dünyayı kınama hususunda sözü uzatmış iseler de, sözlerinin özü aslında şu üç şeye dayanır: a) Dünyevî mutluluklar çabuk sona erer, hep yok olmaya maruzdurlar. Onların yok olmasından dolayı doğan elem ve acı, var olduklarında meydana gelen lezzet ve sevinçten daha şiddetlidir. b) Bunlar, saf değil, aksine çeşitli keder ve bulanıklıklarla içiçedirler, karışıktırlar. c) İnsanların en rezili ile en faziletlisi, bu bakımdan (dünyevi hazlarda) aynıdırlar. Hatta rezillerin bu husustaki payı, faziletli kimselerin payından daha çoktur. Binâenaleyh bu üç sebep, insanda bu lezzetlere karşı bir nefret doğurur. Aklı başında nian bir kimse, bu tür şeyleri elde etmenin yolunun, ancak bu üç nefret ettirici şeyden geçtiğini anlayınca, bu tür belâ ve sıkıntılardan kurtulmak için, ölümü temenni eder. Üçüncü Sebep: Bu sebep, muhakkik âlimlere göre, sayılan sebeplerin en kuvvetlisidir. Maddî lezzetlerin bir gerçeği yoktur. Bunların neticesi, hep bir elem gidermeye varıp dayanır. Mesela yeme lezzeti, açlık acısını defetmekten ibarettir. Cinsî münasebetten duyulan lezzet de, menînin menî kesesinde iyice dolup gıdıklamasından meydana gelen acıyı defetmektir. İdareci ve başkan olma lezzeti, intikam alma ve baş olma isteği ile meydana gelen acıyı (tasayı) defetmekten ibarettir. Bu lezzetlerin hepsinin neticesi, elemleri gidermek olduğuna göre, akıllı olan kimse -nezdinde bütün bunlar önemsiz, âdi, düşük ve noksan şeyler olarak kabul edilir. İşte bu durumda, bütün bu âdi şeylere ihtiyaç duymaktan kurtulmak için, insan ölümü temenni eder. Dördüncü Sebep: Dünyevî lezzetlerin hepsi azdır ve neticesi şu üç esas lezzete dayanır: a) Yeme-içme lezzeti; b) Cinsî münasebet lezzeti; c) Reis ve başkan olma lezzeti... Bunların herbirinin, birçok ayıp ve kusuru vardır. Yeme-içme lezzetinde şu kusurlar vardır: 1) Bu lezzetler, kuvvetli değildir. Mesela, mâzallah, kuvvetli bir kulunç (kramp) ağrısını hissetmek, yemeden dolayı olan lezzetten daha şiddetlidir. 2) Bu lezzetlerin devamlı olması, hep sürmesi mümkün değildir. Çünkü insan, yediği zaman doyar. Doyduğunda, yemekten lezzet duymaya bir şevki kalmaz. Demek ki bu lezzet zayıftır. Zayıf olmasının yanında, devamlı da değildir. 3) Bunlar, aslında değersiz lezzetlerdir. Çünkü yemek, yenen şeyi ağızda biriken tükrük ile ıslatıp yumuşatmaktır. Bunun, çok da hoş olmayan, pis bir iş olduğunda şüphe yoktur. Sonra o yiyecek, mideye vardığında, orada bozulmaya, kokuşmaya ve değişmeye başlar. Bu da, hoş olmayan bir hadisedir. 4) Bütün değersiz canlılar (hayvanlar) da bu şekilde lezzet alma hususunda aynıdırlar. Çünkü mesela hayvan pisliği, bok böceğinin, ondan duyduğu lezzete göre, tıpkı insanın duyduğu lezzet bakımından bademli helva gibidir.İnsan nasıl ki, bok böceğinin yediği şeyi yemekten nefret ederse, bok böceği de insanın yediği şeyi yemekten nefret eder. Hem sonra lezzet ve tad alma bütün insanların müşterek özelliğidir. 5) Yemek, ancak insan çok acıktığı zaman güzel olur. Halbuki zaten bu, şiddetti bir ihtiyaçtır. İhtiyaç ise, tam bir noksanlık demektir. 6) Yemek, akıllılar açısından, önemsiz görülen bir şeydir. Nitekim bu hususta şöyle denilmiştir: "Bütün gayret ve çabası, midesine giren şeyler hususunda olan insanın kıymeti, midesinden çıkan (bedeninden dışarı atılan) şeylerin kıymeti kadardır. İşte yeme ve içme lezzetindeki kusurlara, bu şekilde kısaca işaret ettik. Cinsî münasebet lezzetine gelince: Yeme lezzeti için ileri sürdüğümüz bütün kusurlar bunun için de geçerlidir. Ayrıca burada şöyle birşey de söylenebilir: "Evlilik, çocuk meydana getirme sebebidir. Bu durumda ailenin nüfusu çoğalır, O zaman da mal kazanmaya olan ihtiyaç artar. Bu da insanı, çeşitli yollarla mal ve geçim elde etme çaresi aramaya sevkeder. İnsan çoğu kez, böyle mal elde etme gayreti yolunda ölür. Reis ve baş olma lezzetinin kusurları da çoktur. Biz burada, onlardan sadece şu birini ele alalım: Her insan, yaratılışı gereği, hizmetçi olmaktan ve başkasının emri altında olmaktan hoşlanmaz; ancak hizmet edilen ve emreden olmayı ister. Binâenaleyh insan, reis ve başkan olmaya gayret sarfettiğinde, bu, kendisinden başka herkese muhalefet edeceğini gösterir. Şu halde o insan, bu hususta, herkesle çekişmiş demektir. Bu reisliği elde etme çabasını verirken, şarktaki ve garbtakilerin tamamı da, onun bu çabasını iptal etme ve savuşturma gayretine girerler. Sebeplerin fazlalığının, o neticenin kuvvetle meydana gelmesini gerektirdiği hususunda şüphe yoktur. Bu böyle olduğunda, böyle bir idareciliğin meydana gelmesi, adeta imkânsız gibi olur. Bu, elde edilse bile ne var ki bu, her an ve her zaman, sebeplerden herhangi bir sebeple zeval bulmakla yüzyüzedir. Bunu elde etmeye çalışan kimse de onu elde ettiğinde, onun elinden kaçacağına dair çok şiddetli bir korku içinde kalır; zeval bulduğunda da, o zeval sebebiyle büyük bir üzüntü ve şiddetli bir hüzün içine düşmüş olur. Bil ki, aklı başında olan bir kimse, bu incelikleri iyice düşündüğünde o, bu lezzetleri talep etmek ve bu hayırlar hususunda gayret ve çabasında, kendisi için kesinlikle bir kurtuluşun bulunmadığını katî olarak anlar. Sonra nefis, o riyaseti taleb etmek, ona şiddetli bir biçimde iştiyak duymak ve onu elde etmeye tam bir arzu ve temayül duyma arzusu üzere yaratılmıştır. Bu durumda da, bu şekilde mukayeseler oluşur. İnsan, bu maddi hayatta olduğu sürece, bu lezzetlerin peşinde gezer ve bunları arzular. O, bunları istediği müddetçe de, bizzat belaların ve nedametler ummanının içine düşmüş olur. Bu lâzım, hoş karşılanmaz. O halde, melzûm da hoş karşılanmaz. İşte bu durumda o, bu maddi hayatın zeval bulmasını temenni eder durur. Ölümü arzu etmeyi gerektiren şeylerin sebebi de şudur: Maddî lezzetlerin gerekçeleri hep tekerrür eder durur. Onlara, yenisini eklemek mümkün değildir. Tekrar İse, bıkkınlık doğurur. Uhrevî mutluluklara gelince, bunlar pekçok olup sınırsızdır. Allah delillerini nurlandırsın, bu kitabın musannifi İmam Fahruddin er-Razî (r.h) şöyle der: Bu işi yapanlardan ve buna iyice dalanlardan birisi de benim. Binâenaleyh eğer bu konuyu açıp, maddî lezzetlerin kusurlarını iyice sayıp dökseydim, ciltler dolusu eser yazar, bu azıcık bahis ile yetinmezdim. İşte bu sebepten ötürü, çoğu zaman Hazret-i Yusuf'un yaptığı şu duaya devam ettim: "Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin te'vilini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, sen, dünyada da ahiretie de benim yarimsin. Benim canımı müslüman olarak al Beni sâlihlere kat" (Yusuf. 101) Üçüncü Mesele Alimlerimiz, imanın Allah'dan olduğunu anlatmak için ayetteki, "Benim canımı müslüman olarak al" ifadesine tutunarak şöyle demişlerdir: "Eğer İslâm'ı elde etmek ve onu sürdürmek, kul tarafından, kulun elinde olan birşey olsaydı, kulun onu Allah'dan istemesi yanlış olur ve tıpkı "Ey yapmayacak kimse, yap" demek gibi olurdu." Mutezile, hep bizi tenkid eder ve, "Eğer kutun fiili Allah'tan olsa idi, o zaman kula, "Ey fail durumunda olmayan, şunu yap" denilmesi nasıl caiz olur?" der durur. Şimdi biz de burada diyoruz ki: "Eğer imanı elde etmek ve onu sürdürmek, Allah'tan değil de kuldan olsaydı, kul bunu nasıl Allah'tan isteyebilirdi." Cübbâî ve Ka'bî bu ifadenin manasının, "ölünceye kadar İslâm üzere kalmak için, Allah'tan bana lütfetmesini taleb ediyorum" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu cevap zayıftır. Çünkü ayetteki talep müslüman olarak ölme ile ilgilidir. Binaenaleyh bunu, lutfu taleb manasına almak, ifadenin zahirini bırakmak olur. Hem sonra kaderde olan bütün lütuf fiillerini, Allah zaten yapmaktadır. Öyle ise onu Allah'tan istemek muhaldir. Dördüncü Mesele Peygamberler, kendilerinin mutlaka ve mutlaka İslâm üzere öleceklerini bilirler. Binâenaleyh bu, hasılı tahsil talebi (zaten olanın olmasını istemek) olur ki, bu caiz (doğru) değildir. Cevap: Bu hususta söylenebilecek en güzel şey şudur: Müslümanın en mükemmel hali, kalbi, İslâm üzere karar kılmış, Allah'ın kaza ve kaderine razı olmuş ve bu hususta nefsi mutmain olmuş, gönlü ferahlamış bir şekilde, Allah'ın hükmüne teslim olmayı istemesidir. İşte bu durum, küfrün zıddı olan İslâm'dan daha ileri bir durumdur. İşte bu dua ile istenen de, bu manadaki bir İslâm'dır. Yûsuf (aleyhisselâm), büyük peygamberlerdendir. Salâh ise, mü'minlerin elde ettikleri ilk derecedir. O halde, zirveye ulaşmış, işin sonuna varmış bir kimsenin, tekrar başlangıcı istemesi nasıl uygun düşer? İbn Abbas (radıyallahü anh) ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: "Hazret-i Yusuf, salihler" tabiri ile, ataları Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail, Hazret-i İshak ve Hazret-i Ya'kûb'u kastetmiştir. Buna göre mana, "mükâfaat, mertebe ve dereceleri hususunda beni de o salihlere kat, onlar gibi yap" şeklindedir. Bu ayeti, mükaşefe sahibi kimselerin ifadesine göre de, şu şekilde tefsir edebiliriz: "Bedenden ayrılan ruhlar, ilâhi nurlar ve kudsî parıltılarla ışıklandığında, birbirleri ile uyum sağladıklarında, aralarındaki böylesine iyi ilgi ve alâkadan ötürü, içlerinden her birinde bulunan nur, diğerlerine de yansır. Böylece de nurlar kuvvetlenir ve artar. Bu hallerin durumu, tıpkı cilalı aynalar gibidir. Bu aynalar, kendisine güneş ışığının vuracağı bir şekilde bir yere yerleştirildiğinde, herbirine vuran ışık diğerine yansır. İşte o zaman, ışık güç ve kuvvet kazanır, aydınlık artar ve böylece bu ışıklar aydınlık ve parlaklık hususunda gözlerin ve gönüllerin, bakmaya güç yetiremeyeceği bir noktaya varır. İşte burada da böyledir. |
﴾ 101 ﴿