110"Nihayet o peygamberler ümidlerini kesip de, kendilerinin muhakkak yalanlandıklarını zannettikleri bir sırada, onlara nusretimiz yetişip gelmiştir. Biz, kimi dilersek o, kurtuluşa erdirilmiştir. Günahkârlar güruhundan ise azabımız asla geri çevrilemez". Bil ki Asım, Hamza ve Kisâî, şeddesiz ve zâl'ın kesresi ile fiili, küzibû, " yalancı durumuna düşürüldüler" şeklinde okurlar iken; diğer kıraat imamları şedde ile. kuzzibû "yalanlandılar" şeklinde okumuşlardır. Fiili şeddesiz okumanın iki sebebi vardır: a) Bu zannin, yalanlayanlara ait olması, yani, "Peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümid kestiklerinde, kavimleri o peygamberlerin, vaad olundukları yardım ve muzafferiyet hususunda yalancı durumuna düşürüldüklerini zannetmişlerdir" manasına gelmesidir. İmdi, eğer, "Kendilerine peygamber gönderilen kimseler, cümlede söz-konusu edilmedikleri halde, bu zamirin, ("zannettiler" fiilindeki zamirin), onlara râcî kılınması nasıl makbul ve yerinde olur?" denir ise, biz deriz ki: Peygamberlerden bahsetmek, sanki gönderildikleri kimselerden bahsetmek gibidir. İstersen şöyle de diyebilirsin: Onlar, ayetteki, "Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?" ifadesinde söz konusu edilmişlerdir. Binâenaleyh bu zamir, o ayetteki, "Kendilerinden evvelkilerin akıbeti" ifadesinde bahsedilen peygamberlerini yalanlamış kavimlere râcî olur. Buradaki "zan", vehmetme ve sanma manasınadır. b) Bunun manası şöyle olabilir: "Peygamberler, vaad olundukları hususlarda, yalancı çıkarıldıklarını zannettiler." Bu te'vil ve mana, İbn Ebî Müleyke vasıtası ile. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan nakledilmiştir. Buna göre, "O peygamberler, insanî zaaflarından dolayı, "iş, demek ki böyle!" dediler" demektir. Fakat bu izah, tuhaftır. Çünkü mü'min kimsenin. Allah'ın yalan söylemiş olacağını zannetmesi caiz değildir. Hatta böyle birşey, insanı imandan çıkarır. Böyle olunca, bu düşünce, peygamberler hakkında ise asla düşünülemez! Bu fiilin şeddeli olarak okunmasına göre iki izah şekli vardır: 1) Buradaki "zan", "yakîn" yani "kesin bilme" manasınadır. Buna göre ayet, "o peygamberler, ümmetlerinin kendilerini yalanladıklarını, artık bundan sonra onlardan imânın sâdır olamayacağını iyice anladılar. İşte o zaman onlara beddua ettiler. Bu durumda da Allahü teâlâ, o kavimlerin üzerine, köklerini kazıyan bir azap gönderdi" demektir. "Zan" kelimesinin, "bilmek, iyice anlamak" manasına gelmesinin Kur'ân'da örnekleri çoktur. Nitekim Allahü teâlâ, "Onlar Rablerine kavuşacaklarını zannederler" (Bakara. 46), yani bunu yakînî-kesin olarak bilirler" Buyurmuştur. Hazret-i Aişe'nin Bu Ayeti Tefsiri 2) Buradaki "zan", "zannetme" manasına olabilir. Buna göre ayetin manası şöyle "O peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümitlerini kesip de, kendilerine imân edenlerin de, kendilerini zaferin gelmesi hususunda .zanlayacaklarını zannettikleri zaman..." Bu te'vil de, Hazret-i Aîşe (radıyallahü anhnhâ)'den nakledil mistir. Ayetin tefsiri olarak zikredilen manaların en güzeli budur. Rivayet edildiğine göre, İbn Ebî Müleyke, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini nakletmiştir: "Peygamberler, yalanlandıklarını zannettiler. Çünkü onlar da insan idiler. Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetini görmüyor musun? "Hatta peygamber ve beraberindeki mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman? diyordu" (Bakara, 214). İbn Ebî Müleyke diyor ki: "Bunu, Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'ye söylediğim zaman, o bu manayı hoş bulmadı ve şöyle redi: "Hazret-i Muhammed, Allahü teâlâ'nın kendisine vaadettiği herşeyi mutlaka yerine getireceğini biliyordu. Fakat belâlar, peygamberlerden hiç kesilmez. Öyle ki onlar, kendilerine iman etmiş kimselerin bile, bu yüzden kendilerini yalanlamalarından endişe ederler." Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnha)'den gelen bu red ve tefsir, son derece güzel ve yerindedir. Cenâb-ı Allah, ... buyurur. Bu, "Durum, anlatılan bu noktaya varınca, onlara yardımımız yetişip gelir "ve dilediğimizi, kurtuluşa erdiririz" demektir. Âsim ve İbn Âmir, bu fiili, bir nûn ile, cîm'in şeddesi ve yâ'nın fethası ile, meçhûl sîğa üzere, (kurtarılır) şeklinde okumuşlardır. Mushaf'ta bu kelime tek nûn ile yazılı olduğu için, Ebu Ubeyde de bu kıraati tercih etmiştir. Kisâî'nin, öunu, iki nûndan birini diğerinde idğam ederek, bir nûn ile, cîm'ınşeddesi ve yâ'nın sükûnu ile okuduğu rivayet edilmiştir. Bazı alimler "Bu kıraat yanlıştır. Çünkü harekeli olan nûn, sakin olan nûn'a idğâm edilemez. Yine nûn harfinin, cîm'e idğâmı caiz değildir" demişlerdir. Diğer kıraat imamları, bu kelimeyi, iki nûn ile, nûn'u şeddesiz : arak ve yâ'nın sükûnu ile, nuncî (biz kurtarırız) şeklinde okumuşlardır. Bil ki bu, şimdiki zamanın hikayesidir. Görmüyor musun, geçen kıssa da, ancak şimdiki zamanın bir işini anlatmaktadır. Nitekim, "Şu kendi taraftarından, bu da düşmanındandı" (Kasas, 15) ayeti de, aslında anlatılan kıssa geçmiş olduğu halde, nazıra (şimdiki zamana) bir işarettir. |
﴾ 110 ﴿