8"Hâ mim. (Bu), bilecek herhangi bir topluluk için, ayetleri ayrı ayrı açıklanmış, müjdeler verici, korkutucu, Arapça bir Kur'ân olmak üzere, Rahman ve Rahîm tarafından indirilmiş bir kitaptır. (Böyle iken), onların çoğu, (bunu düşünüp kabulden) yüz çevirmiştir. Artık dinlemezler onlar. Onlar, "Bizi kendisine davet edegeldiğin şeye, kalplerimiz örtülüdür. Kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. O halde sen, (dinince) amel ve (hareket) et... Biz de elbette, (dinimize göre) amel ediciyiz.." derler. De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana şu vahyolunuyor: Sizin Tanrınız, ancak bir tek Tanrı'dır. Onun için hepiniz O'na doğrulun, O'ndan mağfiret isteyin. Vay haline, o Allah'a ortak koşanların! Ki onlar, zekât vermezler. Onlar âhireti (İnkâr ile) kâfir olanların ta kendileridir. Gerçekten, iman edip de iyi iyi amel ve hareketlerde bulunanlar yok mu? Onlar için başa kakılmayan bir mükâfaat vardır" Bil ki, bu sûrenin başında, (terkibi) hususunda pekçok ihtimal söz konusudur: a) En kuvvetli olanına göre, " (hâ, mîm) bu sûrenin ismi olup, mübtedâ, (......) kelimesi de haberidir" denilmesidir. b) Ahfeş, (......) kelimesi merfû, mübtedâ; kitabım kelimesi ise, haberidir" derken, c) Zeccâc, " mübtedâ, merfû; haberi ise, ifadesidir" der. Bu şu demektir: "Tenzîlün" kelimesi, sıfatla, ifadesiyle husûsileşmiş, (tahassüs kesbetmiş), böylece de mübtedâ olarak gelmesi caiz olmuş olan bir kelimedir. Bil ki Allahü teâlâ, Hâ, Mîm adını taşıyan bu sûre hakkında şu hükümleri bildirmiştir: 1)Bu sûrenin, indirilmiş olmasına "Tenzil" kelimesiyle, ism-i mef'ûl (münezzel-indirilmiş) manası kastedilmiş olup, masdardan ism-i mef'ûl manasının kastedilmesi meşhur olan bir mecazdır. Nitekim Arapça'da, onun için bina edilmiş, yapılmış manasında, "Bu emirin binâsıdır"; "onun sikkesini taşıyan ve onun sikkesi vurulmuş" manasında da, "Bu dirhem, sultanın darbıdır; onun, sikkesi basılmıştır" denilir. Bu sûrenin "indirilmiş" olması ile, Allahü teâlâ'nın onu, Levh-i Mahfûz'a yazması, Cibril (aleyhisselâm)'e, o yazılan şeyleri hıfzedip ezberlemesini, daha sonra da onu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e indirip ona tebliğ etmesini emretmesi kastedilmiştir. Binâenaleyh, bu kelimelerin Cebrail (aleyhisselâm)'in indirmesi vasıtasıyla anlatılması tahakkuk edince, işte bu hadiseye "tenzil" ismi verilmiştir. Kur'ân'ın İndirilmesi Rahmettir 2)Bu indirme işinin, doğrudan doğruya Rahman ve Rahîm tarafından olması... Bu, bu indirmenin Allah'dan sudur etmiş, büyük bir lütuf olduğuna delâlet eder. Çünkü bir sıfatla birlikte zikredilen fiil, mutlaka o sıfata uygun ve münasip olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, Rahman ve Rahîm olması, rahmetinin mükemmelliğine delâlet eden iki sıfattır.. Binâenaleyh, bu iki sıfata nisbet edlen "tenzil" işi, mutlaka ve mutlaka, nimet çeşitlerinin en büyüğüne delâlet eder. Aslında durum da böyledir. Çünkü, bu alemdeki mahlûkat, âdeta hasta, kötürüm ve İhtiyaç içinde kıvranan varlıklar gibidirler. Kur'ân da, hastanın ihtiyaç hissettiği ilâçları ve sağlam kimselerin ihtiyaç duyduğu gıdaları kapsamaktadır. Binâenaleyh, Allah nezdinde bu atemdekiler için gerekli olan en büyük nimet, Kur'ân'ı insanlara indirmesidir. 3)Bunun, bir kitap olması... Biz, "kitap" isminin, cem etmek anlamındaki bir kökten türemiş olduğunu ve Kur'ân'a, içinde, evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini bulundurduğu için, "kitap" adının verildiğini beyan etmiştik. 4)"Ayetlerinin ayrı ayrı açıklanmış" olması.. Ki, bu ifadeyle, ayetlerinin, farklı farklı konularda olması ve çeşitti manaları tafsilatlı olarak ifade etmesi kastedilmiştir. Binâenaleyh, bu ayetlerin bir kısmı, Allah'ın zâtının vasfı, "tenzih" ve "takdis" sıfatlarının; ilim, kudret, rahmet ve hikmetinin mükemmelliğinin; göklerin, yerin, yıldızların yaratılmasındaki hallerin ilginçliğinin; gece ve gündüzün birbirini takip etmesinin ve bitkiler, hayvanlar ve insanların hallerinin ilginçliğinin izahı hakkındadır. Bir kısmı da, kalbe ve uzuvlara yönelik mükemmelliyetlerin halleri ve durumları hakkındadır. Diğer bir kısmı, vaad vaîd; cennet ve cehennem ehlinin derecelerini belirleyen mükâfaat ve cezalar hakkındadır. Bir kısmı, va'z ve nasihat, bir kısmı, ahlâkı güzelleştirme, nefsi terbiye etme ve bir kısmı da evvelkilerin kıssaları, geçmişlerin tarihi hakkındadır. Velhasıl, kim (bu hususta) insaflı düşünürse, insanların elinde, Kur'ân kadar, kendisinde farklı ilim ve konuların yer aldığı başka bir kitabın olmadığını anlar. 5) Bunun, Kur'ân olması.. Kur'ân'a bu adın verilmesinin sebebi, daha önce geçmişti. Bu ifade, "ihtisas ve medh" üzere mansûbtur. Yani, "Ben, bu mufassal kitap ile, sıfatları şöyle şöyle... olan Kur'ân'ı kastediyor ve onu medhediyorum." takdirindedir. Bu ifadenin, hal olarak mansûb olduğu da ileri sürülmüştür. 6) Bunun, Arapça arabiyyen olması. Bu, "Bu Kur'ân, sadece ve sadece Arap dili üzere inmiştir" demektir. Ki bu husus, "Biz her peygamberi ancak kendi kavminin lisanıyla göndermişizdir" (ibrahim, 3) ayetiyle de kuvvet kazanır. 7) Bunun, "anlayan herhangi bir kavim için olması ki bu da, "Biz o Kur'ân'ı, Arap olan bir toplum üzerine indirdiğimiz için, onu Arapça yaptık.. Ne demek istediğini anlasınlar diye, işte böylece biz onu, Arapların dili üzere inzal buyurduk" demektir. İmdi, eğer " ifadesi, peye taalluk etmektedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun, hem tenzîl, hem de (......) kelimesine taalluk etmesi mümkündür. Buna göre mana ya, "Bu, onlardan ötürü, Allah tarafından indirilmiştir" şeklinde olur, ya da, "Onlar için, ayetleri ayrı ayrı açıklamıştır" şeklinde olur. Ama, en uygun olanın, hem kendinden öncekiler hem de sonrakiler gibi, bu ifadenin de sıfat olmasıdır. Böylece, sılası (yani mevsûf) ile sıfatları arası açılmamış fasledilmemiş olur. Buna göre de mana, "Arap olan bir toplum için olan, Arapça bir Kur'ân olarak..." şeklinde olur. 8-9) O'nun bir "müjdeci ve uyarıcı" olması. Yani, itaat edenlere, mükâfaat müjdesini verici; günahkâr olanları da ilahî ceza ile tehdit edici olmasıdır. Gerçek şu ki, Kur'ân, bir müjde ve bir uyarmadır (ikazdır). Fakat onun bu hususlarda mükemmel olduğuna dikkat çekmek için, bu beşaret nezâret masdarlarının ismi fail sığaları olan beşîr ve nezîr kullanılmıştır. Bu tıpkı, "Şair şiir, kail (konuşan) kelam" denilmesi gibidir. 10) Onların Kur'ân'dan yüz çevirip, onu dinlemeyip, ona iltifat etmeyişleri... İşte bütün bunlar Allahü teâlâ'nın (bu ayetlerde) Kur'ân'ı tavsit ettiği on srtattu. Bunlara şöyle birkaç mesele dayanır: Kur'ân'ın mahlûk olduğunu söyleyenler, şu bakımlardan bu ayetle istidlal etmişlerdir: 1) Allah Tealâ Kur'ân'ı, "tenzil" (indirme) ve "münzel" (indirilmiş) diye nitelemiştir. Tenzil: bir halden başka bir hale geçirmeyi ihsas ettirir. Şu halde Kur'ân'ın mahlûk olması gerekir. 2) Tenzil, masdardır. Masdar ise, nahivcilerin ittifakıyla, cümlede mefûl-ü mutlaktır. (Mef'ul'dür, yani mahluktur). 3) Bu ayetlerde geçen "kitap" ile, ya mefûl-ü mutlak olan masdar "kitap" kastedilmiştir, yahut da mef'ûl olan mektûb (yazılmış şey) manası kastedilmiştir. 4) Ayetteki "ayrı ayrı açıklanmış" ifadesi, Kur'ân'da tafsil ve temyiz yapılmak suretiyle, tasarruf eden birinin icraatını gösterir. Tasarruf ise, kadîm olan bir kitaba uygun düşmez. 5) Kur'ân'a, parçaları birbiriyle birleşip biraraya geldiği için, "Kur'ân" ismi verilmiştir ki bu durum, onun bir failin mef'ûlü, bir yapanın yaptsı olduğunu gösterir. 6) Allahü teâlâ onu, "Arapça" diye nitelemiştir. Böyle bir sıfat ise ancak, bu lafızların, Arapların kullanımlarına ve ıstılahlarına göre manalar almasından ötürü söz konusu olur. Binâenaleyh bir yapanın yapması ile olan şeyin mutlaka muhdes (sonradan) ve mahlûk olması gerekir. Bunlara şöyle cevap verilir: Bütün bu delilleriniz, kullanılan kelimeler, harfler ve ifadelerle ilgilidir. Zaten bunlar bize göre de mahluktur. Bizim, kadîm olduğunu iddia ettiğimiz şey, bunların dışında kalan bir şeydir. Allah en iyi bilendir. Kelamcıların çoğu, mükellefin görevinin, Kur'ân'ın lafızlarını, Arapça'ya göre konulmuş (ifade ettiği) manalar ile indirildiğine inanmak olduğu, ama bu lafızları, bunun dışında başka manalara hamletmenin kesinlikle yanlış olduğu inancındadırlar. Meselâ, ehl-i bâtının (kelimelerden bâtını manalar çıkaranların) ileri sürdükleri şeyler gibi... Onlar meselâ, bazan harfleri, cümmel (ebced) hesabına göre değerlendirip, manalandırıyorlar; bazan da her harfi başka bir manaya hamlediyorlar. Sufîterin de bu konuda pek çok metod ve usulleri vardır. Onlar buna "mükâşefe" ilmi adını vermişlerdir. Bütün bunların hepsinin yanlış olacağının delili, ayetteki "Arapça bir Kur'ân" ifadesidir, Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı, Arabın kullanımına ve ıstılahlarına göre manalara delalet ettiği için "Arapça" olarak sıfatlandırmıştır. İşte bu sıfat, Kur'ân'ın lafızlarının o manalara delâlet ettiğini, bunun dışındaki manaların yanlış olduğunu göstermektedir. Bazı kimseler, Kur'ân'da Arapça dışındaki dillerden de bazı kelimeler bulunduğu görüşündedirler. Bunlara göre meselâ istebrak (ipek) ve siccil (taşlaşmış çamur) kelimeleri Farsça; mişkat (lamba) kelimesi Habeşçe, Kıstas (ölçü) kelimesi Rumca'dır. Bu görüşün yanlış olduğunun delili ise, bu ayetteki "Arapça bir Kur'ân..." ifadesi ile,"Biz her peygamberi ancak kendi kavminin lisanı ile gönderdik" (İbrahim, 4) ayetidir. Mu'tezile, "iman, inkâr (küfür), salât (namaz), zekât, savm (oruç) ve hacc gibi kelimeler, lügavî manada değil, şer'î (ıstılahî) manadadırlar" der. Bu şu demektir: Şeriat bu lafızları, aslî lügavî manalarından alıp, başka manalara taşımıştır. Bize göre bu görüş yanlıştır. Çünkü şeriat bu lafızları değiştirmemiştir. Şeriatın yaptığı tek değişiklik bu kelimeleri ifade ettikleri manalardan bir tanesine tahsis etmektir. Meselâ, "imân", tasdik etmek manasınadır. Ama şeriat bunu, belli bir tasdik çeşidine has olarak (tahsis ederek) kullanmıştır. Salat, duâ manasınadır. Şeriat da bu lafzı, belli bir duâ çeşidi olan namaza tahsis etmiştir. Diğer kelimelerdeki durum da böyledir. Bizim görüşümüzün doğruluğunun delili ise, bu ayetteki "Arapça bir Kur'ân olarak.." ifadesi ile, "Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin lisanıyla gönderdik" (ibrahim, 4) ayetidir. Cenâb-ı Hakk Kur'ân'ı, bir övgü ve saygı sadedinde, "Arapça" olmakla nitelemiştir. Böyle bir hüküm, ancak Arap dilinin, diğer dillerden üstün olduğu söz konusu ise doğru olur. Bil ki bu netice, ancak dillerin çeşitli faziletlerini (üstünlüklerini), belli kaideye bağlayıp, sonra da bu çeşitlerin sadece Arapça'da mevcud olduğunu açıkladığımızda elde edilir. Bu sebeple diyoruz ki: Sözün, müfred kelimelerden, kelimelerin de harflerden meydana geldiğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh kelimelerin maddesi vardır. Bu madde de, kelimelerin harfleridir. Yine demek ki, kelimelerin şekilleri vardır. Bu şekiller ise, kelimeler, harflerden meydana geldiği zaman ortaya çıkan o belli şekildir. Binâenaleyh yukarıda söz konusu edilen üstünlük, ya kelimelerin maddelerine (yani harflerine) göre, yahut da şekillerine göre tahakkuk eder. Kelimelerin maddeleri açısından olan üstünlük, o kelimeleri meydana getiren her bir harftir. Bil ki harfler de, bir kısmı mahreçleri açık, harekeleri net; bir kısmı ise mahreçleri kapalı (belirsiz), harekeleri karışık olmak üzere ikiye ayrılır. Arap harflerinin tamamı, mahreçleri açık, harekeleri seçik olan harflerdir ve bunlardan hiçbiri diğeri ile karışmaz. Diğer dillerin harfleri ise böyle değildir. Aksine o dillerde, birbiriyle karışan harfler vardır. Bu durum, fesahatin mükemmel olmasına mânidir. Hem sonra Arapça dışındaki dillerde bulunan harekeler (sesli harfler) açık harekeler olup, bunlar nasb, ret ve cerrdir. Bu Üç harekeden her biri diğerinden çok net bir biçimde ayrılır. "İşmâm" ve "ravm", Arap lehçelerinde pek az bulunur. Bu durum da, fesahati sağlayan özelliklerdendir. Terkib ile meydana gelen kelimeler de, şu kısımlara ayrılır: a) Harfler, mahreçler: Biribirlerine yakın ve uzak olmak üzere ikiye ayrılır. Yine harfler sert ve yumuşak olmak üzere de ikiye ayrılır. Bu taksimat neticesinde şu dört kısım söz konusu olur: 1) Mahreçleri biribirine yakın sert harfler, 2) Mahreçleri biribirine yakın yumuşak harfler, 3) Mahreçleri biribirinden uzak sert harfler, 3) Mahreçleri birbirine uzak yumuşak harfler... Binâenaleyh bir kelimede, mahreçleri biribirine yakın iki sert harf ardarda geldiğinde bu kelimeyi telaffuz etmek güçleşir. Çünkü mahreçlerinin yakın olması sebebiyle, bu kelimeyi telaffuz etmek, adetâ insanın elini ayağını bağlayıp, sonra ona "yürü" demek gibi olur. O harflerin sert olması sebebiyle güç ve zor işlerin aynı mahreç üzerinde yoğunlaşması söz konusu olur. Güç işlerin ardarda yapılması ise, aciz kalmaya ve yorgunluğa sebep olur. İşte böylesi terkipler Arap dilinde pek azdır. b) Harflerin bir kısmı, duyulduğunda hoş ve güzel olur. İşte içinde böylesi harfler bulunan kelimeleri dinlemek ve duymak hoş olur. c) Vezin meselesi... Diyoruz ki: Kelime, ya iki harfli, ya üç (sessiz) harfli yahut, dört harfli olur. Bunların normali, üç harflistdir. Çünkü ses, harekeler (sesliler) sayesinde oluşur. Harekelerin ise, mutlaka ve mutlaka bir başlangıcı, ortası ve sonu vardır. Binâenaleyh bu durum da üçlü bir sistemdir. Her kelimede, onun tam olabilmesi için, bu üçlü sistemin bulunması gerekir. İki harflisi normalden noksandır, dörtlüsü ise normalden fazladır. Arap dilindeki genel durum, kelimelerini üç harfli oluşudur. Binâenaleyh anlattığımız bu hususlar ile dillerin üstünlük kaidesi ortaya çıkmış oldu. İstikra (enine boyuna yapılan araştırmalar) da Arapça'nın bu sayılan özellikleri taşıdığını gösterir. Diğer diller böyle değildir. Allah en iyi bilendir. Allahü teâlâ, "bilecek herhangi bir topluluk için..." buyurmuştur. Bu, "Biz, insanların ondan ne kastedildiğini anlamaları için o Kur'ân'ı Arapça olarak indirdik" demektir. Allah'ın fiillerinin, maslahatlara ve hikmetlere bağlı olduğunu söyleyenler, bu ifadeye tutunarak, "Bu, Allahü teâlâ'nın, işte bahsedilen hikmetten ötürü, Kur'ân'ı Arapça yaptığına delâlet eder. Binâenaleyh bu, Allah'ın fiillerinin ve hükümlerinin, birtakım sebeplere bağlı oluşunu gösterir" derler. Bazı kimseler, "Kur'ân'ın hepsi bilinemez. Onda, bilinebilecek olanlar, bilinemeyecek olan şeyler vardır" derler. Kelamcılar ise, Kur'ân'da, bilinmeyen ve anlaşılmayan birşeyin bulunmasının caiz olmayacağını, bunun delilinin, "Bilecek herhangi bir topluluk için... Arapça bir Kur'ân olmak üzere... indirilmiş bir kitap" ayeti olduğunu; bu ayetin "Biz onu, anlaşılsın diye Arapça yaptık" demek olduğunu; dolayısıyla Kur'ân'ın anlaşılamayacağını söylemenin, bu hükme ters olduğunu söylemişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın "Böyle iken onların çoğu, yüz çevirmişlerdir. Artık dinlemezler onlar" ifadesi, hidayet edenin, Allah'ın hidayet verdiği kimseler; sapmış olanların da Allah'ın saptırmış olduğu kimseler olduğunu gösterir. Bunu şu şekilde izah ederiz: Kur'ân için bahsedilen bu dokuz sıfat, Kur'ân'ı bilmeye, manalarına ulaşmaya alabildiğine ihtimam göstermeyi gerektirir. Çünkü biraz önce, Kur'ân'ın Rahman ve Rahim Allah'ın katından indirilmiş olmasının, o Kur'ân'ın, menfaatlerin en üstününü, arzu edilen şeylerin en yücesini kapsadığına delâlet ettiğini açıklamıştık. Kur'ân'ın, mufassal (iyice açık olan) bir Arapça oluşu, son derece açık-seçik; beşir ve nezîr (müjdeci ve ikazcı) oluşu da, onda yer atan şeyleri anlamaya duyulan ihtiyacın en önemli şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü insanın, kendisini sevaba, yahut ilahî ikaba (cezaya) götürecek şeyleri öğrenip-bilmesi en önemli şeylerdendir. İşte Kur'ân'ı anlamaya iyice teşvik etmede ve onu çepeçevre kuşatma meylini artırmada bu üç gerekçe söz konusu iken, onlar bu Kur'ân'a aldırmamış, ona önem vermemiş ve onu kulak ardı etmişlerdir, ki bu hidayete erenin, Allah'ın hidayet ettiği; sapıtanın da, Allah'ın saptırdığı kimse olduğuna delâlet eder. Bil ki Allahü teâlâ onların Kur'ân'dan yüz çevirip, ona kulak vermediklerini belirtince, onların bu nefretlerini ve uzaklaşmalarını açıkça beyan edip, şu üç hususu dile getirdiklerini bildirmiştir: a) Onlar, "Bizi kendisine davet edegeldiğiniz şeye karşı kalplerimiz örtülüdür" demişlerdir. Ekinne, tıpkı gıtâ (örtü)'nın çoğulunun (......) şeklinde gelişi gibi, kinân'ın çoğuludur. Kinân ise, okların konulduğu kap, okdanlıktır. b) Onlar, "Kulaklarımızda bir ağırlık var" demişlerdir. Bu, "Kulaklarımızda, senin sözünü duyup dinlemeye manî bir ağırlık ve kapalılık var" demektir. c) Onlar, "Bizimle senin aranda bir perde vardır" demişlerdir. Hicâb (perde) kişinin görmesine manî olan şey demektir. Buradaki min edatının kullanılış hikmeti şudur: Eğer, burada min kullanılmamış olsaydı, o zaman, bu perdenin iki tarafın tam ortasında olduğu manası çıkardı. Ama bu harf-i cerr kullanılınca, mana, "Bu perde hem bizim, hem de senin tarafında oluşmaya başladı" şeklinde olur. Bu da, "Bizim ile senin arandaki bütün mesafe perde ile kaplıdır. O mesafenin hiçbir yeri perdesiz değildir" demektir. Binâenaleyh bu min lafzı o, perdenin son derece kuvvetli olduğuna delâlet eder." Bu izahları Keşşaf sahibi yapmış olup, bunlar son derece güzel izahlardır. Bil ki bu üç uzuv zikredilmekle yetinilmiştir. Çünkü kalp, marifetullah'ın yeri ve bedenin sultanıdır. Kulak ile göz, marifet (bilgi) elde etmek için, kalbi destekleyen ve ona yardımcı olan iki alet (vasıtadırlar). Binâenaleyh bu üç uzvun da kapalı olduğu Deyan edilince, bu, kabul etmeme hususunda söylenebilecek en ileri ve te'kidli bir söz olmuş olur Bil ki birşeye karşı nefret gerçekleşince bu nefret kalbe iyice yerleşir. Binâenaleyh kişi, karşı taraftan manasını gerektiği şekilde anlamadığı bir söz dinleyip-duyduğunda, bu duyma, duyulup-görülen o şeyin inceliklerine vâkıf olmak için bir sebep olmaz. Bu İdrak eden ve algılayan nefistir (ruhtur). Nefsin birşeyden alabildiğine nefret etmesi ise, onun, o şeyi düşünmesine ve o şeyin inceliklerine vakıf olmasına manî olur. Durum böyle olunca da onların, "Bizi kendisine davet edegeldiğiniz şeye karşı, kalplerimiz örtülüdür. Kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır" şeklindeki sözleri, kastedilen manayı ifade etmede, tam ve mükemmel bir istiare (teşbih) olmuş olur. İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak bu sözü o kâfirlerden bir zemm sadedinde nakletmiştir. Yine zemm sadedinde buna yakın birşey daha zikrederek onların, "Kalplerimiz perdelidir" (Bakara, 88) dediklerini de bildirmiştir. Bu öç şeyin aynısını, bir izah sadedinde ve bunu kendisinin yaptığını bildirerek,"Biz onu iyice anlayabilmelerine mani olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk" (En'âm, 25) buyurmuştur. Binâenaleyh bu iki ayetin arası nasıl te'lif edilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Cenâb-ı Hak En'âm Sûresi'nde, onların bu hususta yalan söylediklerini belirtmemiştir. Onları zemmettiği şey ise, onların, "Biz bu durumda olduğumuza göre, bizi Kur'ân'ı kabulle mükellef tutmak ve bize emirlerle yasakları yöneltmek doğru olmaz" demeleridir. Bu iddia bâtıldır. Birinci ayette İse, onların bu hususta yalan söylediklerine dair bir delâlet yoktur. Bil ki onlar kendilerini bu üç vasıfta niteleyince "O halde sen (bildiğin gibi) amel ve hareket et" yani "Sen kendi dinine göre, biz de dinimize göre hareket edelim" demişlerdir. Yahut da bu, "Sen bizim İşimizi, biz de senin işini boşa çıkarmaya çalışalım" demektir. Velhasıl bize göre, bu kâfirler, "Bizi kendisine davet edegeldiğiniz şeye karşı kalplerimiz örtülüdür..." şeklindeki sözlerinde yalancı değiller. Aksine onlar, "O halde sen (bildiğin gibi) amel ve hareket et" demek suretiyle, bâtıl bir söz söylemiş ve inkâr etmişlerdir. Allahü teâlâ, onların bu şüphelerini nakledince, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, onların bu şüphelerine karşı, "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana şu vahyolunuyor" demesini emretmiştir. Verilecek bu cevabı şu şekilde İzah edebiliriz: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sanki şöyle demekle emrolunmuştur: "Ben sizi zorta imana sevkedecek değilim, böyle bir gücüm yok. Çünkü ben de sizin gibi bir beşerim. Benim ile sizin aranızdaki fark, Allah'ın bana vahyedip size vahyetmerhiş olmasıdır. Ben sadece bu vahyi size tebliğ ediyorum. Bundan sonra eğer Allah size tevhid ve muvaffakiyyet nasip etmiş, sizi bununla şereflendirmek istemiş ise, onu kabul edersiniz. Yok eğer sizi bundan mahrum edip, kendi başınıza bırakmak İstemişse, bunu kabul etmezsiniz. Bunun, benim peygamberliğimle ve görevimle bir ilgisi yoktur." Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu vahyin özünün iki şeye, ilme ve amele varıp dayandığını beyan etmiştir. İlim hususundaki önder, tevhid bilgisidîr. Çünkü gerçek, Allah'ın bir oluşudur. Bu husus ayette, "Sizin tanrına ancak bir tek tanrıdır" cümlesiyle anlatılmaktadır. Aslında hakikat böyle olunca, bizim bu hakikati kabul etmemiz gerekir ki, bu kabul işi de ayette, "Onun için hepiniz O'na doğrulun " cümlesiyle anlatılmıştır ki bunun bir benzeri de,"Bizi sırat-ı müstakime ilet" (Fatiha.6) "Rabbimiz "Allah" deyip sonra dosdoğru olanlar..."Şüphesiz bu, benim doğru yolumdur. Öyleyse haydi ona tabî olun" (En'am, 153) ayetleridir. Hak teâlâ'nın bu emri hususunda şu iki izah yapılmıştır. a) O'na yönelerek, dosdoğru olun. b) Ayetteki İlâ harf-i cerri, (Onun için) manasınadır ve ayet, "Onun için dosdoğru olun" demektir. Harf-i cerler biribirlerinin yerini tutabilirler. Bil ki mükellefiyetin iki temel taşı vardır: 1) İnanç: İnanç hususunda, baş ve re's, Allah'ın birliğine imandır. Allahü teâlâ bu imanı emredince, ikinci temet taş olan amele (ibadete) geçmiştir. Bunda da başı çeken, istiğfardır. İşte bundan ötürü, "Ondan mağfiret isteyin" buyurmuştur. Buna göre eğer, "Tevbe ve istiğfarın maksadı, uygun olmayan-yakışık almayan şeyleri izale etmektir. Bu izale işi, yapıtması gerekli olanları yapmaktan önce gelir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak bu ayette niçin bu sıraya uymayıp, yapılması gerekli olanı, yapılmaması gerekli olanları İzâle etme işinden önce zikretmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu ayette gecen istiğfar (mağfiret isteme) ile, küfürden ötürü yapıtan istiğfar kastedilmemiştir. Aksine bununla, önce bir işin yapılması, sonra da yapılan o İşte kusur olduğu endişesi duyularak, bundan dolayı istiğfarda bulunma kastedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Şüphesiz benim kalbim de bulanır ve ben her gece ve gündüz Allah'a yetmiş kez istiğfar ederim" buyurmuştur. Allahü teâlâ, halkı hayra ve taata teşvik edince, yapılmaması gerekli şeylerden sakınmayı da emrederek, "Vay haline o Allah'a ortak koşanların! Ki onlar, zekât vermezler. Onlar ahireti inkâr ile kâfir olanların tâ kendileridir" buyurmuştur. Bu ayette ilgili birkaç mesele vardır: Bu ayetin, kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir: a) Akıl ve şeriat, saadetin özünün, Allah'ın emirlerine alabildiğine saygı duyma ve mahlûkata o nisbette şefkatli olmaya bağlı olduğunu söyler. Bu böyledir, çünkü varlıklar, ya halik, ya mahlûk olarak ikiye ayrılır. Hâlık (yaratıcı) ile muamelede bulunmadaki tam saadet önce O'nun celâl ve azamet sıfatlarına sahip olduğunu kabul ve ikrar etmek, sonra da inancımıza göre, O'na alabildiğine tazîm (saygı) manası taşıyan fiilleri yapmaktır. İşte "Allah'ın emirleri ve alabildiğine saygı duyma" ile bu kastedilmektedir. Mahlukata karşı davranıştaki mükemmel mutluluk da, bütün kötülükleri onlardan defetmeye ve her türlü hayrı onlara ulaştırmaya gayrette yatmaktadır. İşte, "Mahlukata o nisbette şefkatli olma"dan murad da budur. Böylece en büyük taatın, Allah'ın emirlerine saygı; Allah'ın emrine saygının en efdali de, O'nun birliğini kabul olduğu anlaşılır. Tevhid, bu manadaki derecelerin en üstünü ve kıymetlisi olunca, bunun zıddı olan şirk de, derekelerin en âdisi ve en düşüğü olmuş olur. İnsanlara karşı davranış çeşitlerinin en efdali, onlara şefkatli olmak olunca, zekâttan kaçınıp ve zekât vermemek de, amellerin en âdsi ve kötüsü olmuş olur. Çünkü zekat vermemek, mahlukata şefkat duymanın zıddı bir harekettir. Bunu iyice anladığına göre, diyoruz ki Allahü teâlâ, "Şu üç sıfatı taşıyan herkese yazıklar olsun" demiştir: Birinci sıfat, kişinin müşrik olmasıdır. Şirk, tevhidin zıddıdır. Ayetteki, "Vay haline o Allah'a ortak koşanların" ifadesiyle buna işaret edilmiştir. İkinci sıfat, zekât vermemeleridir. Bu da, Allah'ın mahlûkatına şefkatli olmanın zıddıdır. İşte bu hususa da ayette, "Onlar zekât vermezler" ifadesiyle işaret edilmiştir. Üçüncü sıfat, kişinin Kıyamete inanmayıp, dünyayı ve lezzetlerini elde etmeye alabildiğine gayret göstermesidir. Buna da, "Onlar âhireti İnkâr ile kâfir olanların tâ kendileridir" cümlesiyle işaret edilmiştir. Velhasıl bu üç şeye ilavede bulunulamaz. Çünkü insan için üç günü vardır: Dünü, bugünü, yarını... Dünün (mazinin) hallerinin ezelde nasıl olduğunu bilmek, Allahü teâlâ'nın ezelî ve bu âlemi yaratan zat olduğunu bilmeyle elde edilir. Bugünün hallerinin nasıl olacağını bilmek, bu âlemdekilere, güç yettiği kadar iyilikte bulunmayla elde edilir; ilerideki halleri bilmek ise, öldükten sonra dirilme ile Kıyameti kabul etmeden geçer. Binâenaleyh insan, işte bu üç mertebedeki gerçeklerin zıddına olursa, son derece câhil ve sapık olmuş olur. İşte bu sebepten ötürü, Allah bu kimseye "veyl" hükmünü vermiş ve "Vay haline o Allah'a ortak koşanların..." buyurmuştur ki bu son derece güzel bir tertiptir. Allah en hyi bilendir. b) Hak teâlâ'nın "Onlar zekât vermezler" ifadesiyle, "Onlar, kendilerini "Lâ Hâne İllallah demek suretiyle, şirk kirlerinden tezkiye etmezler (temizlemezler)" manasının kastedildiği söylenebilir. Bu mana, "Nefse ve onu tesviye edene (düzenleyene) yemin olsun ki..." (Şems, 7) ifadesinden kastedilen husustur. c) Ferrâ şöyle demiştir: "Kureyşliler, hacılara yemek yedirirdi. Onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman edenlere, yemek yedirmediler." Alimlerimiz, kâfirlerin de İslâmiyetin furû (ayrıntı) ile mükellef ve muhatap oldukları hususunda bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ, şu iki şeye binâen, şiddetli bir va'îd (tehdidde) bulunmuştur: 1) Müşrik olmaya karşı, 2) Zekât vermemeye karşı... Binâenaleyh bu İki şeyin, böylesi bir tehdidin gerçekleşmesinde mutlaka bir tesirinin olması gerekir ki bu, müşriklerin zekât vermeyişlerinin, bu tehdidin artmasında büyük bir tesiri olduğunu gösterir. Ulaşmak istediğimiz netice de budur." Bazı kimseler, zekât vermeyip, bundan imtina etmenin küfrü gerektirdiğine delil getirerek şöyle demişlerdir: "Allahü teâlâ zekât vermemeden bahsederken, hem bundan önce küfrü gerektiren ifadeye yani, "Vay haline o Allah'a ortak koşanların" ifadesine, hem de bundan sonra küfrü gerektiren ifadeye, yani, "Onlar Ahireti inkâr ile kâfir olanların tâ kendileridir" ifadesine yer vermiştir. Binâenaleyh eğer zekât vermeme küfür olmasaydı, küfrü ifade eden bu iki söz arasında, zekât vermeme işinden bahsedilmesi yersiz olurdu. Çünkü söz, bütün parçaları arasında ilgi ve münasebet gözetildiği zaman, ancak fasih olur." Bu görüşte olanlar, sonra da bu görüşlerini, Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)'in, zekât vermeyenlerin kâfir olduğuna hükmetmesini de delil getirerek kuvvetlendirmişlerdir. Bu görüşe şöyle cevap verebiliriz: İmanın, kalbin tasdiki ve dilin ikrarından ibaret olduğu detil ile sabit olup, bu iki husus, zekât vermeme durumunda insanda mevcut ise, zekât vermeyişinden ötürü kişinin kâfir olması gerekmez. Allah en iyi bilendir. Daha sonra Cenâb-ı Allah, kâfirlerle ilgili va'îdi (tehdidi) tamamlayınca, peşisıra mü'minlerie ilgili va'di getirerek "iman edip de iyi İyi amel ve hareketlerde bulunanlar yok mu, onlar için başa kakılmayan bir mükâfaat vardır" buyurmuştur. "Gayru memnun" ifadesi, kesilmeyen, sona ermeyen demek olup, bu senin, "O ipi kestim" manasında, şeklindeki sözüne dayanır. Arapların, "Yolculuk onu kesti, bitkin hale getirdi" manasında şeklindeki sözleri de aynı köktendir. Yine bu kökten "O, yaptığı iyilikleri onların başına kakmaz" denilir. "Gayr-ı memnun" ifadesine, "onların başına kakılmayan bir ücret-mükâfaat" manası da verilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, buna "ücret" adını verince, ücret başa kakmayı gerektirmez. Bu ayetin, hasta ve kötürüm kimseler hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Çünkü bunlar Allah'a taattan âciz olunca, bunlar için, sağlıklı hallerinde, işledikleri amellerin en güzeline verilen ücret gibi ücret yazılır. |
﴾ 8 ﴿