88Mûsa dedi ki: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Fir'avun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (onlara bu nimetleri) insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezâyı görünceye kadar îman etmesinler, diye mi (verdin?) Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki îman etsinler)” “Mûsa dedi ki: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Fir'avun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin” İnsanın kendisiyle süslendiği her şey demektir. Meselâ giysi, süs ve takı eşyası, yatak ve mobilya takımları ile başka şeyler, mallar, nakit paralar, nimetler ve her türlü ve her manadaki eşya. “Ey Rabbimiz! (onlara bu nimetleri) insanları senin yolundan saptırsınlar,” Buradaki, Kırâat imâmlarından Kufe okulu mensupları (.......) kelimesini aynı zamanda, (.......) diye de okumuşlardır. Yani insanları sana itaatten saptırsınlar için mi? Âyette geçen, (.......) kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz, yani durulmaz. Çünkü, (.......) kelimesi ya da kavli, (.......) kavline mütealliktir. “Ey Rabbimiz!” kavli yakarmada daha içten olduğunu ve bu manada bir niyazda bulunulduğunu göstermek manasında birincinin tekrandır. Şeyh Ebû Mansûr (r.h) diyor ki: “Bu kâfirlerin, halkı Allah'ın yolundan saptırdıkları bilinince, Allah da onlara vereceğini verdi ki, böylece Onun yolundan hem kendileri sapsınlar ve hem de başkalannı saptırma çabasıyla daha çok azap görsünler istemiştir. Bu âdeta yüce Allah'ın şu kavlindeki ifadeye benzer. Allah şöyle buyuruyor: “Aksine onlara zaman tanimâmız sadece günahlarını artırmaları içindir.” (Al-i İrnran,178) Şu anda açıklamasını okuduğumuz bu âyet Mu'tezile aleyhinde bir hüccettir. “Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et” Mallarını helâk et. Mallarından ve varlıklarından eser bırakma. Çünkü bunlar sana karşı giriştikleri isyanlarında Senin nimetinden yararlarııyorlar. (.......) Mahvolmak, yok olmak, eseri kalmamak manalarına gelen bir kelimedir. Anlatıldığına göre bu topluma âit altın ve gümüş paralar, sikkelerin tamamı üzerindeki süslemeleri, armaları kalmak üzere taş haline dönüşü vermişti. Bir diğer anlatıma göre de bunların diğer malları da aynı akıbete uğramıştır. “Kalplerine sıkıntı ver (ki îman etsinler)” Bunların kalpleri üzerine damga bas ve gönüllerini kaskatı kılarak taşlaştır. “Elem verici cezâyı görünceye kadar îman etmezler.” Zaten bu durumda da îman etmek onlara fayda sağlamaz.” Acıklı azâbı görene kadar bu hallerini devam ettirirler. Nitekim durum bu şekilde sürüp gitmiştir. Çünkü bu kâfirler denize boğulma anına kadar imansızlıklarını devam ettirmişler, o ana kadar inanmamışlardır. Kaldı ki, çaresizlik ve ümitsizlik anında îman etmenin bir yaran yoktur. Çünkü böyle bir îman kabul edilmez. Bu şekilde bu kimselere bedduada bulunulmasına gelince; artık onların îman etmeyecekleri kesin anlaşılmış, kendilerinden bu açıdan umut kesilmiştir. Kaldı ki vahiy yoluyla da bunların îman etmeyecekleri kendisine bildirilmişti. Ancak bunların inanmayacaklarını henüz bilmediği ya da bir kimsenin îman edeceği henüz bilinmediği bir durumda onlara bedduada bulunmak câiz değildir. Çünkü yüce Allah onu o topluma peygamber olarak göndermiş ki, onları îman etmeye davet etsin, beddua etsin diye değil. Buradan anlıyoruz ki herhangi bir kimseye beddua etmek onu küfre sokmaz. (.......) diye başlayan duanın yani bedduanın cevâbıdır. |
﴾ 88 ﴿