99

(Rasûlûm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette îman ederlerdi. O hâlde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?

(Rasûlûm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette îman ederlerdi.”

Burada, (.......) kelimesi hâldir. Îmanda bir araya gelirlerdi, onun üzerinde mutabık kalırlardı. Bu konuda herhangi bir aynlığa düşmezlerdi.

Yüce Allah, kudretinin kemâlinden, üstünlüğünden ve meşietinin yani dilemesinin geçerli olduğundan, nüfuzundan şöyle haber vermektedir:

Yani Allah dilemiş olsaydı yeryüzündekilerin hepsi îman ederlerdi. Ancak Allah, kendi özgür aklı ve tercihiyle, seçimiyle kendisine îman edeceklerini ezeli ilminde bildiği gibi îman etmelerini diledi, yine kendi özgür seçimleri sonucu küfrü tercih edeceklerini ve îman etmeyeceklerini ezeli bilgisiyle bildi.”

Ancak Mu'tezilenin görüşü şöyledir: “Burada Meşietten murat, zoraki ve mecburi manada bir meşiettir.

Yani; “Eğer Allah bunlarda zorunlu olarak îman etmelerini yaratmışsa, mutlaka îman edecekler, başka bir tercih yapamayacak şekilde var etmişse, bunlar da mutlaka îman edeceklerdir. Fakat Allah bunların îman etmelerini ihtiyarlarına bıraktı, onlar da îman etmediler delilleri de bu âyetin gelen şu kısmıdır:

O hâlde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”

Yani îman konusunda, ikrah ve cebretme meşieti yani isteği sana âit değildir, bu, sadece bana âittir.” İşte bu düşünce bozuktur, sakattır. Bozuk ve sakatliğina gelince durum şöyledir:

“îman, kula âit bir fiildir. Dolayısıyla kula âit olan bir fiil de ancak kulun kudreti ve gücü ile meydana gelir. Böyle bir şey de ancak kişinin kendi özgür seçimiyle olabilir, onun seçimi ya da ihtiyarı olmaksızın bu, gerçekleşmez.”

Bize yani Ehl-i sünnete göre bunun tevili ya da tefsiru şöyledir: “Yüce Allah'ın bir lütfü ve ihsanı vardır. Eğer Allah bunu kullarına verirse, onlar da kendi ihtiyarları yani seçenekleri ile hepsi de îman ederler. Fakat Allah, onların îman etmeyeceklerini biliyordu, bunun için de onlara bu manada lütufta bulunmadı. Bu ise muvaffakiyet demektir. Onlar bu muvaffakiyeti hakketmediler.

(.......) kelimesinin başında yer alan soru edatı, nefiy manasındadır. Mana şöyledir: “Ey Resûlüm Muhammed! Sen onları îman etmeye zorlayamazsın, buna mâlik ve sahip değilsin Çünkü bu, tasdik etmeyi, doğrulamayı ve ikran gerektirir, bunlarla olur. Dolayısıyla bir kimseyi tasdik etmeye zorlamak, mecbur bırakmak mümkün olmaz.

99 ﴿