257Allah iman edenlerin dostudur. Yani onların tüm işlerini kendisi üstlenir; başkasına havale etmez. ”Dost" anlamına gelen ”veli" kelimesi, bazan sevgi ve yardım etme açısından dostluğu, bazan da yönetme ve idare etme açısından dostluğu ifade eder. Nitekim başkasının velayetini yüklenenlere, bu anlam göz önünde bulundurularak ”veli" denilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah, iman etmelerini istediği ve ezelî diminde inanacakları sabit olan kimselerin dostudur ve velisidir. Onları küfrün ve her türlü kötülüğün, şüphe ve kuşkuların oluşturduğu karanlıklardan, iman ve kesin bilginin oluşturduğu aydınlığa çıkarır. Allah, bütün iman edenleri hidayeti ve yardımıyla, içinde bulundukları karanlıklardan, bunun karşısında yer alan aydınlığa çıkarır. ”Karanlık" kelimesinin çoğul şekliyle yer alması, sapıklıkların sayısız türleri ve küfrün de çeşitli milleti bulunmasındandır. Buna karşılık ”nur = aydınlık" kelimesi, İslâm'ın tek din olmasından dolayı tekil olarak kullanılmıştır. Küfre, yolunun belirsizlikler ve karışıklıklarla dolu olmasından dolayı ”karanlık", İslâm'a da, yolunun apaçık olmasından dolayı ”aydınlık" adı verilmiştir. Kafirlerin, yani Allah'ın ilminde küfürleri sabit olanların dostları da tağuttur. Yani, şeytanlar, insanları hak yolundan saptıran kahinler ve kötülük önderleridir. İşte bu tağutlar, onları vesveseler ve daha başka yollarla, insanın fıtratında bulunan imana dayalı aydınlıktan karanlıklara yani küfrün karanlıklarına, şehvet düşkünlüğüne, ya da kesin iman aydınlığından, kuşku ve şüphelerin karanlıklarına çıkarır. İşte işledikleri suçlar ve yaptıkları kötülüklerden dolayı onlar ateş ehlidirler. Cehenneme girmeleri kesinleşmiştir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Oradan ayrılmayacaklardır. Şüphesiz mü'minlerin, derece ve mertebeleri farklı olup üç mertebede bulunurlar: Birinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin avamıdır. Allah, bunları küfrün ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp, iman ve hidayet nuruna sokmuştur. Nitekim bunlar: ”(iman etmekle) doğru yolu bulanlara gelince, Allah onlara, hidayetini artırır" (Muhammed: 17) âyetiyle işaret olunanlardır. İkinci mertebede yer alanlar, mü'minlerin havassının yani imanlarında şuurlu hareket edenlerin mertebesidir. Allah bunları, nefsanî ve cisınanî sıfatların karanlıklarından çıkarıp, Rabbani ruhaniyetin aydınlığına kavuşturur. Bunlar için de: ”Onlar, iman eden ve Allah'ı anmakla kalbleri huzura kavuşan kimselerdir" (Rad: 28) buyurulmuştur. Bilindiği gibi kalbin huzura kavuşması, ancak nefsani sıfatlardan arındırılıp, ruhanî sıfatlarla bezenmesiyle mümkündür. Üçüncü mertebedekiler de, havasu'l-havas adı verilen Allah'ın çok seçkin kullarıdır. Allah bunları varlıklarında ifna etmek (yok etmek) suretiyle ruhanî yaratılışlarındaki hâdislik (sonradan olma) karanlıklarından çıkarıp kurtarır. Nitekim bunlar için de şöyle buyurulmuştur: ”Doğrusu onlar Rablerine inanmış birtakım gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık." (Kehf: 13) Ayette geçen ”fitye" (gençler) ifadesiyle bunlara fütüvvet nisbet ediliyor. Çünkü onlar hakkı aramak için canlarını tehlikeye attılar. Allah'a iman edip, tağutu inkâr ve reddettiler. Nefisleri (özleri ve ruhları) Allah'ın zikrinin nurlarıyla aydınlanınca, bununla ünsiyet ve yakınlık kazanıp dünya ehlinden ve ondaki şeylerden ürpermeye başlayınca, hemen yalnızlığı istediler. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de ilk zamanlardaki hâli böyleydi. Hazret-i Âişe validemiz (radıyallahü anh) şöyle söylüyor: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk vahiy, sadık (doğru) rüyalarla başlamıştı. Sonra kendisine yalnızlık sevdirildi." |
﴾ 257 ﴿