7Allah'ın (fethedilen) ülkeler halkının mallarından Peygamber'ine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, akrabaları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Allah'ın Rasûlüne verdiği ganimetlerde savaşçıların hiçbir hakkı olmadığı açıklandıktan sonra, bu âyette de harps iz alınan ganimetlerin (fey) sarf yerleri beyan edilmektedir. Bunun içindir ki, iki cümle arasına atıf harfi gelmemiştir. Sanki evvelki cümleden şöyle bir soru anlaşılmıştır: Allah'ın Rasûlüne vermiş olduğu Benî Nadir mallan, savaş ve galebe ile elde edilmiş mallar olmadığı için ganimetler gibi taksim edilmez, peki nasıl taksim edilecektir? Bu mukadder soruya cevap olarak yukardaki âyet geliyor. Alimler şöyle söyledi: ”Bizden evvelki şeriatlerde ganimetler yalnız Allah'a ait olup, hiçbir kimseye ganimet helâl değildi. Peygamberler ganimet elde ettiklerinde onları toplayıp bir araya getirirlerdi. Sonra da semadan bir ateş iner o ganimetleri yakardı. Peygamberler içersinde yalnız Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ganimet helâl kılınmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”Ganimetler sadece bana helâl kılındı. Halbuki benden önce hiçbir kimseye helâl kılınmış değildi. ” Allah ve Rasûlüllah ganimetler hakkında diledikleri gibi emir verirler. Ayette Allah'ın isminin zikrolunması teşrif, tazîm ve teberrük içindir denildi. Rasûlüllah'ın hissesi, ebedî âleme irtihali ile sona ermiştir. Hazret-i Ömer'den şöyle rivayet olunmuştur: ”Benî Nadir malları, Müslümanların hiçbir zahmet çekmeksizin Allah'ın Rasûlüne ihsan ettiklerindendir. Böylece bu mallar, sadece Rasûl-i Ekrenıe aitti. Aile efradının yıllık harcamasını bundan yapıyordu. Geri kalan kısmını da Allah yolunda ci had için at ve silâh hazırlığında kullanıyordu." Rasûlüllah'ın ”akrabaları"nâmı maksat, Haşimoğulları ve Muttalib oğullarından fakir olanlardı. Çünkü onların zekât almaları haramdı. Onlara bir ikram olmak üzere ganimet mallarından veriliyordu. "Yetimler" anlamındaki ”Yetâma", ”yetim" kelimesinin çoğuludur. Yetim de, buluğ çağına ermeden babası ölen çocuktur. "Yoksullar" anlamındaki ”Mesâkîn", ”miskin" kelimesinin çoğuludur. Miskin, hiçbir geliri olmayan kişidir. Yahut yetecek miktarda geliri olmayan kişidir. Ya da fakirliğin kendisini sakin kıldığı yani hareketlerini azalttığı kişidir. Bu izaha göre miskin, sükûn kelimesinden gelmektedir. Nitekim Kamus'ta böyle izah edilmiştir. Âyetteki ”İbn-i sebil", malından uzak kalmış yolcu demektir. Böyle ”yolda kalmış" yolculara ibn-i sebîl (yol oğlu) denmesinin sebebi, devamlı yolda oluşundandır. Müfessirler, fey'in taksimi konusunda ihtilâf edildiğini söylerler. Bir kısım âlimlere göre, âyetin zahirine göre fey, altıya bölünür. Allah'ın payı, Kabe'nin ve diğer mescitlerin tamir ve hizmetine sarfedilir. Geri kalan beş hisse, ise ganimetlerin sarfedildikleri beş yere sarfedilir. Şimdi Hazret-i Peygamber'in hissesi bir görüşe göre devlet başkanına, diğer bir görüşe göre de askerlere ve hudutları korumaya harcanır. Şafiî mezhebine göre de sahih olan, bu ikinci görüştür. Diğer bir görüşe göre de Müslümanların yararına kullanılır. Bir kısım âlimler de dediler ki: ”Fey' de ganimet gibi beşe bölünür. Çünkü Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle yapardı. Dört bölümünü dilediği gibi sarfederdi. Yani fey'i beşe taksim eder, bunun dört bölümünü akrabalara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara sarfederdi. Geri kalan beşte biri de ayrıca beşe böler, bir bölümünü kendi ihtiyaçları için alıkoyar, geri kalan dört bölümü de dilediği gibi sarfederdi." Bugün de durum yukarıda anlatılan görüşlere göre cereyan etmektedir. Yani Rasûlüllah'ın hissesi, devlet reisine, askerlere veya hudut boylarını korumaya yahut da tüm Müslümanların yararlarına harcanmaktadır. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Bu cümle, yukarıdaki; ”Allah ve Rasûlü... içindir" cümlesinin sebebidir. Fey'in taksimini bizzat Allah üslendi ve ne şekilde bölüşüleceğim açıkladı. Ta ki, fakirlerin yaşamaları için hakları olan fey, zenginlerin arasında devredip dönen ve çokluğuyla biribirlerine karşı öğündükleri bir servet olmasın. Buradaki hitap, Ensar'adır. Çünkü bu âyet nazil olduğu zaman muhacirler arasında zengin yoktu. Nitekim Fethurrahman adındaki eserde böyle açıklanmıştır. Yahut mânâ şöyle olur: Aranızda devredip dönen bir cahiliyet serveti olmasın. Çünkü cahiliyyet devrindeki reisler zenginlikle üstünlük taslarlar ve ”Kim güçlü ise elde eder" derler, ganimet malım güçlüye ve galip gelene verirlerdi. Ganimet malını ele geçiren her güçlü kişi, onu tek başına elde edip alır ve o maldan fakir ve zayıflara hiçbir şey vermezdi. Denildi ki ”Ed-dûle", bir topluluğun aralarında döndürüp dolaştıkları şeyin adıdır. Bir şey bazan şunun bazan da ötekinin elinde dolaşır. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: ”Fey'in zenginler arasında dönüp dolaşan, kendi aralarında taksim ettikleri, fakirlere isabet etmeyen bir servet olmaması için..." "Devlet", tedavül mânâsında mastardır. Bu kıraata göre de mânâ şöyle olur: ”Aralarında tedavüle çıkan bir mal olmaması için..." veya ”fakirlere çıkarıp vermedikleri, yalnız kendi aralarında alıp vererek bitirdikleri bir şey olmaması için..." Bir başka îzaha göre, bu kelime ”devlet" şeklinde okunur. Bir toplumdan başka bir topluma geçen mal, demektir. İnsan için meydana gelen, hâl için kullanılır. Bu anlamda olmak üzere; ”bu falanın devleti" denilir. Bir diğer görüşe göre ise, ”dûle" okunursa zenginler, ”devlet" okunursa fakirler anlamındadır. Bu âyette, zenginler ile fakirler arasında bir nevi zulüm ve cahiliyetten kalma haksızlıkların meydana gelmemesi için, her hak sahibine hakkının verilmesi gerektiğine işaret vardır. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir. Yani Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size verdiği fey'i alınız. Çünkü verdiği sizin hakkınızdır. Almanızı yasakladığı fey'den de vaz geçin. Rasûlüllah'a karşı gelmekten Allah'tan korkun. Çünkü Allah (celle celalühü), emrine ve nehyine karşı gelenleri cezalandırır. Nüzul sebebine bağlı kalmadan, âyeti genel manâsıyla anlamak daha yerinde olur. Buna göre mânâ şöyle olur: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın size verdiği emirler, ister fey hakkında, ister itikadı veya amelî konularda olsun, mutlak olarak onu alın ve ona sımsıkı yapışın. Rabbinizin emrine itaat etmeniz için böyle yapmanız boynunuzun borcudur. Bu âyette şuna da delil vardır: Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in emrettiği her şey hakikatte Allah'ın emridir. Âlimler dediler ki: ”Farz-ı aynlarda Rasûlüllah'a uymak farz-ı ayndır. Farz-ı kifâyelerde ittiba etmek de farz-ı kifâyedir. Vaciplerde vacip, sünnetlerde sünnettir. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)'in fiillerinin hangi hükümlerle meydana gelmiş olduklarını bilirsek, biz de o şekilde ona uyarız. Yaptığı fiillerin hangi çeşit hükmü ifade ettiğini bitmezsek o zaman en alt mertebeye göre amel ederiz ki, bu da mubah oluşudur." Rivayet olundu ki, Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh), ihrama girdiği halde üzerindeki elbiseleri çıkarmayan bir adamla karşılaştı ve ona: ”Üzerindeki bu elbiseleri çıkar", dedi. Adam: ”Bu hususta Allah'ın kitabından bana bir âyet okuyabilirmisin?" dedi. Adullah b. Mes'ud şu âyeti okudu: ”Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının." Yine Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: ”Vücuduna dövme yaptıran ve bunu yapan kadınlara, kıllarını yolduran ve bunu yolan kadınlara, güzelleşmek için dişlerini seyrekleştiren kadınlara ve Allah'ın yarattığını değiştirmeye kalkışan kadınlara Allah lanet etsin." Abdullah'ın bu sözleri Esed oğullarından Ümmü Yakup adında bir kadına ulaştı. Bu kadıncağız Kur'an-ı kerim okurdu. Abdullah b. Mes'ud'a geldi ve: ”İşittiğime göre sen şöyle şöyle söylemişsin," diyerek söylediklerini nakletti. Sonra aralarında şu konuşma geçti: Abdullah b. Mes'ud: ”Rasûlüllah'ın ve Allah'ın kitabında adı geçenlerin lanetlediği kimseleri neden ben lânetlemiyeceğim?" Ümmü Yakup: ”Ben Kur'an-ı Kerimi baştan sona okudum, senin söylediklerini Kuranda görmedim," dedi. Abdullah b. Mes'ud cevaben: ”Eğer hakkıyla okusaydm görürdün. Şu âyeti okumadın mı? ”Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir." Kadın: ”Evet okudum," dedi. Rasûlüllah bu saydıklarımı yasaklamıştır," dedi. Kadın: ”Bu saydıklarından bir kısmını şu anda senin hanımın üzerinde de görüyorum," dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ud: ”Git bak var mı?" dedi. Kadın gitti, baktı, sayılan şeylerden bir şey görmedi. Dönüp Abdullah b. Mesuda geldi ve: ” Bir şey görmedim" dedi. Abdullah (radıyallahü anh): ”Bunlardan bir şey yapmış olsaydı onunla beraber olmazdım," dedi. Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh) bu sözüyle şunu demek istemiştir: Eğer benim hanımım bunu yapsaydı, onu evde bırakmaz ve boşar ayrılırdım. |
﴾ 7 ﴿